Kur’an ve Nebi Hakkındaki İddialar

Aşağıdaki yazı, Talha Hakan Alp’ın kendi youtube kanalında 19/05/2021 tarihli, “Temel İnanç Soruları (1) İman, Tanrı, Peygamber ve Mucize” adlı konuşması veya arayışıyla ilgili olarak, doğrudan ona yönelik cevap niteliğinde olmayıp, o videoyu izleyen kişilerin konuyla ilgili kafalarında oluşabilecek sorulara açıklık getirmeyi amaçlamaktadır.

1 – Peygamberi görenlerin mucize istekleri:

Konuşmada, ‘rasyonel düşünürsek, Mekkelilerin peygamberliğin kanıtı olarak çok çok olağanüstü mucize (doğadaki varlıkların oluşumuyla ilgili yaratma yasalarının iptalini) talep etme hakları yok muydu’ anlamına gelebilecek sorular sorarak bu soruların mantıksal bir temele dayandığı iddia ediliyor.

♦ ‘Mantıksal temel’ ile, benzer tüm bireyler için tutarlılık ilkesi esas alınırsa, böyle bir isteğin hakkaniyete uygun mantıksal bir temeli bulunmadığı anlaşılır. Sözgelimi, mucize gereği, eğer bir kedi, doğa yasaları iptal edilerek bir köpeğe dönüşecekse, yahut bir maymun kartala, bir insan kertenkeleye dönüşecekse, bu beklenti ve hak, yalnızca Mekkeliler için değil, Türkler, Ruslar, Japonlar ve daha başka ülke halkları için de gereklidir. Yoksa peygamberliğin kabulünün önkoşulu mucize görmek ise, bu yalnızca bir kent halkının değil, tüm kent halklarının hakkıdır. Hatta yalnızca bir dönem değil, her dönemde bu hak geçerlidir. Yalnızca bir kent halkının tanık olduğu bir olaya, diğer kent halklarının inanması, zorunlu ve aynı düzeyde ve derecede bağlayıcı olamaz. Gelecek nesiller için bu olaylar, birer iddia ve mitolojiden öteye geçemez. Bir peygamberin tüm kentlerde bunu gerçekleştirmesi ve buna herkesi tanık kılması mümkün değildir. Diğer taraftan her kentte, her 50-100 yılda bir, doğa yasalarının iptal edilmesi de, yaratıcının iradesine uygun değildir.

İnsanlarla ilgili olarak Yaratıcının iradesi, hiçbir şeyi ve hiç kimseyi putlaştırmadan, hak ve adaleti hakim kılmaktır. Bu ise, rasyonel ahlak, hak ve adalet, sorumluluk ve merhamet gibi değerleri yaşatmakla mümkündür.

 

2 – Kur’an’a nazire (benzerini) yapma konusu:

♦ Konuşmada, Arap edebiyatçı ve filozof Nazzâm ve daha sonra Eş’arî kelamcılar Bakıllanî ve Cüveynî tarafından savunulan, “Arap ediplerinin aslında Kur’an’ın benzeri bir eser ortaya koymaya güçleri bulunduğu halde amaçlarını gerçekleştirecek iradeyi Cenâb-ı Hakk’ın yok etmesidir” diye açıklanan Sarfe (bazılarına göre i‘câzü’l-Kur’an) teorisi, konunun salt dil ve üsluba indirgenmesinden dolayı yanlış anlaşılmıştır. Bunun sonucunda, “Kur’an’daki cümlelere benzer cümleleri insanlar kuramaz mı?” gibi konuya sığ bakış açısıyla yaklaşıldığı görülmektedir.

Bir kere şu gerçeği göz ardı etmemek gerekir:

Kur’an’da hakka inanan ve inanmayan, pek çok kişi ve topluluğun sözlerine yer verilmiştir. Ondaki ifadelerin bir kısmı, hem de azımsanmayacak bir kısmı, müşriklerin, ilahi hakikatleri reddedenlerin, ikiyüzlülerin, şeytanların, Firavun’un sözlerinden oluşmaktadır. Şirk koşanlar, hakikati reddedenler, münafıklar dediler ki diye başlayan ifadeler, o günkü şartlarda sokaktaki herhangi bir müşriğin söylediği sözdür. Aynı sözü, zaten bu ve benzeri kişiler söylemektedir. Eğer müşriklerin sözünden farklı bir ifade biçimi olsa, “biz öyle demedik ki, öyle konuşmadık ki” cevabı gelir, öyle değil mi?

Diğer taraftan hakka inananların sözlerine ve sorularına geniş biçimde yer verilmiştir. Bunlar inananların zaten söyledikleri sözlerdir. Ayetlerde yer alan, “Sana … hakkında soru soruyorlar” gibi sorular, zaten insanların sordukları sorular değil midir?

Öyleyse, “Kur’an’ın bir benzerini veya bir sûre (ana konu) getirin” meydan okumaları (tehaddî) ne anlatmaktadır? Buradaki vurgu, kuşkusuz onun içeriği ile ilgilidir. İçeriğini kanıksamayınca, yeterince içselleştiremeyince, konu, dile ve üsluba indirgenmektedir. Nitekim youtube konuşmasında iki kez kullanılan ‘içerik’ sözcüğü, kıssalarla ilişkilendirilmiştir. Oysa kıssalar, Kur’an’ın ana içeriği (muhteva) değildir. Kur’an’ın ana içeriği (muhteva), ondaki ana mesajdır. Bu ise, tevhid ve ahiret (yalnızca Allah’a ait niteliklerin ve yetkilerin hiç kimseye ve hiçbir şeye atfedilmemesi: Bakara, 2/255; her söylem ve eylemin Allah’ın sisteminde bir karşılığının olması; Şura, 42/30; Rum, 30/41) ve temel hükümler (dinin genel ilkeleri: İsra, 17/22-39; En’am, 6/148-153)’dir. Bu ilkeler dışındaki tüm Kur’an anlatıları, bu ilkeleri korumak ve güçlendirmek içindir.

Kuşkusuz bu ilkeleri koruyup güçlendirme anlatıları arasında, yan öge olan dil ve üslup da önemlidir. Ama asıl tehaddi (meydan okuma) konusu, bu ilkelerin insanlığa barış, güven, huzur, özgürlük ve mutluluk getireceği ile ilgilidir. Bu ilkelerle çelişen tüm iddiaların ve paradigmaların, asla bu inanç sistemiyle baş edemeyeceği ve sonuçta hakkın galip geleceği, batılın ise su köpüğü gibi bir fayda sağlamayacağının meydan okuması yapılmaktadır.

 

3 – Kur’an’da dile getirilen tutarlılık.

Konuşmada, “Kur’an’ın Mekke’de ve Medine’de inen sûreleri ve ayetleri arasında hiç mi fark yok, dil ve üslup farkı yok mu?” diye soruluyor.

♦ Yapılan konuşmada, mantık biliminin temel ilkeleri arasında yer alan ve tarihçesi MÖ’si yüzyıllara dayanan, aklı başında her insanın üzerinde konsensüs sağladığı “Çelişmezlik İlkesi”nin yanlış anlaşıldığı göze çarpmaktadır. İki önerme arasındaki çelişki; sözel, üslupsal, niteliksel veya niceliksel fark değildir ki! Adı üstünde fark… Kadın-erkek, renk ve ırk gibi fiziksel farklar-farklılıklar, bir çelişki midir? Kendini ifade etme biçimlerinin farklılığı bir çelişki midir?

Çelişki, açık-net iyi ve kötü, hak ve batıl, faydalı ve zararlı gibi yol ayrımı söz konusu olduğu konular ve durumlar, diğer bir ifadeyle karşıt mesaj içeren önermeler için söz konusu olabilir.

 

4 – Ehl-i Kitap’tan öğrendi iddiası:

♦  Konuşmada, hak verilebilir gibi görünen, Nahl, 16/103 ayetinin referans gösterildiği konu da gerçeği yansıtmıyor. “Çatpat Arapça ile yabancı biri öğretmiş olamaz mı?” teziyle ilgili verilen Suriyeli örneğinde, “Suriyeli çatpat Türkçesiyle bir Türk’e din öğretemez mi?” diye soruluyor. Elbette öğretebilir. Ancak dönemin eğitiminden, ilahi kitap bilgisinden (ümmi) ve edebi bilgiden uzak birinin, kendisine anlatılan hikayeleri (kıssaları) tek başına, edebi dille ifade etmesi mümkün değildir.

Diğer taraftan, Kitab-ı Mukaddes ile Kur’an arasında birebir uygunluk olduğunu iddia etmek, realiteye uygun değil. Kitab-ı Mukaddes’teki bazı bilgilerin Kur’an tarafından düzeltilmesi veya bazı konularda o kitaplarda yer almayan bilgilere, bazen daha öz bilgiye yer verildiği görülmektedir.

Konuşmacı, Peygamberin, yabancılardan kıssaları öğrenmiş olabilme ihtimalinden söz ediyor. Yukarıda ifade ettiğim gibi, Kur’an’ın ana içeriği kıssalar değildir; Kur’an’daki ana ilkelerdir. Bu ilkelere sahip olan biri zaten hakkın yanındadır. Diyelim ki, siz eğitimden ve edebi anlatılardan uzak bir kişisiniz ve yabancı birinin çatpat anlatısıyla kıssaları ondan dinlediniz. Eğer bunu kendi dilinizde, edebi dille ifade edecekseniz, böyle bir durumda, yakın çevrenizdeki dil ustası kişilerden yardım alarak, onlarla birlikte, üzerinde çalışarak metni kurgularsınız ki böyle bir iddianın tek bir kanıtı yoktur. Örneğin, elçi Muhammed(as)’in, kendisine vahyedilen metni, bir komisyon kurarak veya heyet toplayarak birilerinin (yakın arkadaşlarının) yardımıyla, onlarla birlikte metni düzenlediklerine veya kurguladıklarına dair tek bir kanıt var mı? Eğer öyle olsaydı, o arkadaşları, “şu sayfayı birlikte yazmıştık” demez miydi?

 

Bu iddianın ikinci açmazı şudur:

Bugün alanında uzman bir profesörden, tüm insanların hayatını etkileyecek ve onlara yön verecek kadar önemli bir konuda, metne bakmadan 15 dk konuşmasını isteyiniz. Sonra bu konuşmayı deşifre ederek metne dönüştürünüz. İçinde anlatım bozuklukları, maksadı aşan ifadeler, amaca uygun düşmeyen sözcükler, belki tutarsızlıklar göze çarpmaz mı? İşte insanlığı yönlendirmeye yönelik, sistemli bir eğitimden geçmemiş, vahiy alan nebi, önünde metin olmadan, bir yere bakmadan, arka arkaya, teklemeden 3-5 sayfalık metni dile getiriyor. Bu metin, içerik olarak olağanüstü özelliklere sahip olup, dil ve üslup olarak da diğer edebi üsluplar gibi üstün özelliklere sahip ise, rasyonel ahlak sahibi bir insan, bunun birilerinden öğrenildiğini iddia edemez. Her defasında 3-5 sayfalık farklı metni (sûre: farklı konuyu ciddiyetle işleyen ayetler grubunu) ve ondaki içerik, dil ve üslup üstünlüğü insanı şaşırtmaz mı, şoke etmez mi?

Konuyu salt dil ve üsluba indirgeyince, Peygamberin konuşmasının ardından, oraya gelen bazı dil ustalarının “ben de aynısını söylerim, ne var bunda?” gibi iddialarının ne kadar temelsiz olduğu anlaşılır.

Bu dil ustaları, putlaştırmaya mı, kölelerin ve kadınların uğradığı hukuksuzluğa mı, sömürüye mi, istismara mı, haksızlığa mı, zorbalığa mı karşı çıkıyorlardı? İşte bu yüzden insanların, ana sorunlarını dile getiren, içerikler ve onların savunucuları ile dil ve üslup şovu yapan retorik şaklabanlarının karşılaştırılması hiç adil değil. Bir ateist veya deist için bile retorikle dalkavukluk yapan Sofistleri, rasyonel ahlak savunucularından biri olan Sokrates’i aynı kefeye koymak büyük haksızlık değil midir?

Metindeki bazı kavramlar için bkz.

https://islamansiklopedisi.org.tr/sarfe

https://islamansiklopedisi.org.tr/icazul-kuran
https://islamansiklopedisi.org.tr/uslubul-kuran

 

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir