İslam Köleci Sistemi Asla Takdir Etmez

Sosyal medyada sık sık gündem olan İslam’ın köleci sisteme bakışını; esirler, köleci sistem, azatlı, mevali, memluk, serf, vasıfsız ve sigortasız çalışan işçi gibi sınıfsal ayrımları anlatan bir konu olarak ve tarihsel bağlamı dikkate alarak, kendi kanaatimi genel hatlarıyla ortaya koymak istedim. Bu kanaatimi ise, dinin tek ana kaynağı olduğuna inandığım Kur’an ayetleriyle temellendirmeye çalıştım.

Kur’an’da kölelik dolaylı yoldan yasaklanmıştır. Bir sözcüğün Kur’an’da kullanılması, onun takdir edildiği anlamına gelmiyor. 

TARİHSEL BAĞLAM

Konuyu tarihsel açıdan ele alırsak, Kur’an’ın indiği dönemde kölelik sisteminin genel olarak dört kaynağı vardı:

1 –  Savaş esirleri

2 – Ağır borç yükü altındaki kişiler

3 – Köle olarak miras kalanlar

4 – Köle olarak ücretle satın alınanlar

Şimdi İslam açısından konuya yaklaşalım:
1 – Savaş esirleri (Günümüz savaş hukukunda da esirler hukuku yer almaktadır) 

2 – İslam’da borcundan dolayı kimse köle yapılamaz.

3 – İslam, yalnızca terekenin (malın) miras olmasından söz eder.

4 – İslam’da insan alıp satmak yasaktır.

İSLAM’IN ESİR HUKUKUYLA İLGİLİ YAKLAŞIMI

Köleliği dolaylı yoldan yasaklayan, Beled, 90/13; Enfal, 8/67.; Muhammed, 47/4. ayetleri konumuza ışık tutacak niteliktedir:

Beled, 90/13. ayetinde, Müslümanlardan, daha İslam’a girişlerinin ilk yıllarında, her türlü esaret zincirini kırmaları, doğru yaşam rehberine ulaşmanın bir yolu olarak gösterilmiştir. Kısaca, Müslümanlara daha savaşa izin verilmeden, köle edinmenin ve köleci sistemin, İslam’la asla uzlaşmaz bir yönelim olduğu, hakka inananların zihinlerine kazınmıştır.

Bu ayete göre, her insana ulaşılması emek ve zahmet gerektiren engebeli iki yol (necd: plato) gösterilmiştir. Vadide bulunan insanın, engebeleri ve sarp yokuşu aşmadan engin platoya (necde hidayet) ulaşamayacağı bilgisi verilmiştir. Zor geldiği için çoğu insanın kaçındığı, aşılması gereken engebeler ve sarp yokuş şunlardır:

90/10 – “Biz insana yüksek düzlüğe (necd: plato) ulaşmak için iki yol gösterdik.

90/11 – Fakat o, sarp yokuşu tırmanmayı (göğüslemeyi) göze alamadı.

90/12 – Sarp yokuşun ne olduğunu bilir misin?

90/13 – Esaret zincirlerini (prangaları) kırmaktır (fekk ur-raqaba)

90/14 – Yahut kıtlık gününde doyurmaktır.

90/15 – Yakınındaki bir yetimi,

90/16 – Ya da toprakta sürünen bir yoksulu,

90/17 – Sonra hakka inananlardan, zorluklarla ve kötülüklerle kararlı biçimde mücadele etmeyi ve koruyucu – kurtarıcı (merhametli) davranmayı birbirlerine öğütleyenlerden olmaktır.

90/18 – İşte hayırlı insanlar bunlardır.”

Yukarıdaki ayetler dikkatlice okunursa, görülür ki, Müslüman olmadan önce de, bilinçli insanların esaret zincirlerini kırmaları, kıtlık/zorluk günlerinde mağdura ve mazluma sahip çıkmaları, yüksek bir değer olarak gösterilmiştir. Bu çabanın, hakka imanla ve toplumsal mücadele ile sonuçlanacağı mesajı verilmiştir.

Beled, 90/13’de bildirilen “raqabe”, her türlü esaret zinciri veya boyunduruğu anlamına gelmektedir; ister kölelikten kaynaklansın, ister borçtan, ister esaretten… Bu nedenle, esaret zincirlerinin/ prangalarının (raqabe) çözülmesi, sökülmesi veya kırılması (fekk), daha başlangıçta hidayete giden yol (90/13) olarak gösterilmiştir; Müslüman olduktan sonra, yapılan hatalar ve işlenen günahlarda bir telafi (tövbe) yolu olarak esaret zincirlerinden/prangalarından (raqabe) özgürleştirme veya kurtarma (tahrir: hürriyetine kavuşturma), bir buyruğa dönüşmüştür. (Bkz. Nisa, 4/92; Maide, 5/89; Mücadile, 58/3)

Siz kural ihlali (kazara birine zarar vermeniz, sözünüzde durmamanız veya eşinize haksızlık yapmanız gibi yanlışlar) yapıyorsunuz. Bunun karşılığında, bir yerlerde esaret altında yaşayan veya yaşaması muhtemel birini, sırf borcunu ödeyemediği için hapse girmek durumunda kalan veya çeşitli nedenlerle evinden yurdundan çıkarılan birini, o borçtan (hapisten) kurtarmak veya evine yurduna kavuşturmak, sizin göreviniz oluyor.

Kendi özgür iradesiyle karar veremeyen herkes, “raqabe”dir. Özgür irade yoksa, böyle birinin seçimleri ve kararları geçersizdir. Allah, seçimleri ve kararları geçerli olan “reşit” insana hitap etmektedir. Kitabın iniş amaçlarından biri de, insanı rüşt sahibi kılmak ve rüşt yolunu göstermektir. Reşit olmayan insan, zaten sorumlu değildir. Kur’an’da bütün insanların reşit olmasının altı sıklıkla çizilmiştir.  (Bkz. Bakara, 2/186,256; Nisa, 4/6; A’raf, 7/146; Kehf, 18/10,17,24,66; Enbiya, 21/51; Cinn, 72/2,10,14) Üstelik reşit olmamak, kölelikle değil, haksız ve hukuksuz davranışlarla ilişkilendirilmiştir. (Bkz. Hud, 11/78,97)

Savaş esirleri konusunda, Medine Dönemi’nin ilk yıllarında, savunma savaşına izin verilmiştir. (Bkz. Hacc, 22/39; Bakara, 2/190,246; Nisa, 4/75) Savaşa izin veren ayetlerden sonra Muhammed, 47/4 ayeti inmiştir. Bu ayette, savaş esirlerinin, ya maddi tazminat (fidye) ile, ya da karşılıksız olarak serbest bırakılması ilkeye bağlanmıştır. O günkü şartlarda Kur’an’ı esas alan kamu otoritesi (Allah resulü (as) ve yakın çevresi), bu ilkeye uymaya mecburdur ve onlar da bu ilkeye uygun davranmışlardır, ama Dört Halife Dönemi’nden sonra bu uygulama pek geçerli olmamıştır.

Kölelik, savaş esaretinin ömür boyu kalıcı hale getirilmesidir. Bedir Savaşı’nda Allah resulü (as), yani Müslüman taraf, savaş esirlerinden tazminatını ödeyemeyenleri, 10 kişiye okuma – yazma öğretme karşılığında, kimilerini de karşılıksız biçimde serbest bırakmıştır. Bu savaşın sonunda bir kişi bile köle (kalıcı esaret altında) yapılmamıştır.

Enfal 8/67’de ise esir peşine düşmenin ne kadar çirkin olduğu ifade edilmiştir. Evet, bu ayetlere göre, savaş esirlerini köleleştirmek, doğrudan değil dolaylı yoldan yasaklanmıştır. Böylece Kur’an’a ve Allah’a inananlara bir yol haritası çizilmiştir.

Köleliği yasaklamakla kölelik bitmiyor. Nebi Muhammed (as)’in bütün bir Arap Yarımadası’da bile köleliği yasaklayabilecek ne gücü vardı, ne etkisi, ne de yetkisi. Sizin köleniz olmasa da, sizinle aynı inancı paylaşmayan binlerce insanın kölesi vardı. O kölelerin özgürlüğü, onları satın alıp özgürleşmekten (azat etmekten) geçiyordu. Bazı sahabenin, sayısı belirsiz çok sayıda köleyi, sahiplerine paralarını vererek özgürleştirdiğini biliyoruz.

Kur’an’ın genel ilkelerini esas alırsanız, bu esasların ve onun ana içeriğinin, cariyeci ve köleci sisteme asla izin vermediğini görürsünüz. Kölelik sistemi, Kur’an’da Allah tarafından adeta anlaşma veya sözleşme ile ücret karşılığında çalışan işçilik olarak reformize edilmiştir.

TARİHTE KÖLELİK

Köle ne demektir?

♦ Hayvan ve eşya gibi muamele gören “insan”,

♦ Hakkı hukuku olmayan “insan”…

♦ İnsanlık dışı her türlü muameleye çoğu kere layık görülen “insan”, 

♦ Aklını, iradesini ve vicdanını kullanamayan “insan” demek…

Halbuki Allah, özgür ve köle ayrımı yapmadan, tüm insanlardan akıllarını, iradelerini ve vicdanlarını kullanmalarını istemiştir. Aksi, Allah’a atılmış bir iftiradır. Allah, akıllarını iradelerini kullanmayanları ve efendilerine körü körüne uyanları Kur’an’da şiddetle kınamıştır. (Bkz. Enfal, 8/22-24, Yunus, 10/100; Bakara, 2/170; Ahzab, 33/67-68)

Bugünün dünyasında %100’den %50-60’a varana dek çeşitli düzeylerde, esaret altında yaşayan o kadar çok insan var ki!

Gözden kaçan şey şu:

Uygarlık tarihini incelediğimiz zaman görürüz ki sosyo-ekonomik koşullara bağlı olarak kölelik veya keskin sınıf ayrımı hiçbir zaman sona ermemiştir. Onlar; köle, azatlı, mevali, memluk, serf, vasıfsız ve sigortasız çalışan işçi sınıfı olarak adlandırılmıştır. Sigortalı olsa bile 24 saati, başka birinin keyfi biçimde emri altında, özgür olmayan her erkek ve kadın…

Allah, kitabında, hayvanların bile hukukundan söz etmiştir; hayvanların  gıda maddeleri (süt ve bal), binek (ulaşım ve taşıma) ve zinet gibi çeşitli amaçlarla kullanılmalarından, karıncanın bile zarar görmemesinden, hukuksuzluğa direniş örneği Kehf arkadaşlarının köpeklerinin onlara yol arkadaşlığı etmesinden ve bölgeye özgü bir hayvan olan devenin en önemli hakkı olan su hakkına müdahale etmenin dehşetinden söz etmiştir.

Anaların özgür doğurduğu çocuklar, bir zulüm eseri olarak köleleştirilince, Allah, buna rıza gösterir mi, hayvanların hukuku olur da, bu insanların bir hukuku olmaz mı!

İnsan onuruna yakışır biçimde muamele gören bir kişiye köle denmez ki!

KÖLELİĞİN ÇALIŞAN SINIFA EVRİLMESİ

Köle diye nitelenen kişiler, savaş esirlerinden oluşmaktadır. Günümüzde devletlerarası hukukta da esirler hukuku vardır. Eğer Kur’an’da;

♦ Esirlere insanlıkdışı muamele yasaksa (Nisa/36),

♦ Esirlere, insanın kendi anne-baba ve yakın akrabasına yaptığı iyilik (ihsan) gibi iyilik yapması emredilmişse (Nisa/36),

♦ Esirlerle keyfi cinsel birliktelik yerine, evlilik emredilmişse (Nisa/25),

♦ Esirlere, kendi yediklerimizden yedirmek ve giydiklerimizden giydirmek gerekli ve öngörülmüşse (İnsan/8),

♦ Esirlerle sözleşme yapılıyorsa (Nur/33),

♦ Esirleri alıp satmak ve kötüye kullanmak yasaksa (Nur/33),

 Bu durumda o esirler, hizmet sektöründeki bir işçi gibidir demektir.

TOPLUMSAL ÜSLUP (DİL) VE HUKUK METODOLOJİSİ

Dilin kullanımı ile hukuk farklı şeyler… Dilin kullanımı, hukuki söylemin esası değil. Dilin kullanımı üslupla ilgili, asılla değil. O dönemde, bütün insanlar yanlarında çalıştırdıkları insanlara köle anlamında “abd” sözcüğünü kullanıyordu. Bazıları kölelere “rakabe” diyordu. O dönemde “Abdullah” adının kullanılması, “abd” sözcüğü kullanımını/gerçeğini teyit ediyor. Kur’an’da Allah’tan başkalarına/kula kulluk, hem söylem, hem eylem, hem de dilsel düzeyde kaldırılmıştır. Müslümanlar, artık onun bunun kulu/kölesi değildi. O yüzden, dilsel düzeyde bile adı Abdulahmet, Abdulmehmet olanlar adlarını değiştirdiler. Ama Müslüman olmayanlar, onun bunun kulu/kölesi olmaya devam ettiler.

Dilin kullanımını dikkate ve ciddiye almak gerekir. O dönemde patronlar, yanında çalıştırdıkları kişilere, günümüzdeki gibi işçi, hizmetli, serf gibi sözcükleri kullanmıyordu. Dilin kullanımı, dinin doğrudan konusu olmadığı için ve Allah, insanlara din gönderirken dil öğretmek amacıyla din göndermediği için, içerik çok sorunlu değilse, toplumsal örfteki sözcüklere dinen müdahale edilmemiştir. Nitekim Kur’an’daki çoğu sözcük, tüm toplumsal katmanlarda kullanılan dilin bir parçasıdır.

“Köle” veya “kul” diye tercüme edilen “abd” sözcüğü, etimolojik olarak “çalışmak ve üretmek” anlamına gelmektedir. İnsanlar, Allah’ın çiftliğinde veya arzında çalışan işçilere/çalışanlara benzetilmiştir. Bizler tarlayı kazarken, kendimiz için kazarız, tohum ekerken veya ağaç dikerken kendimiz için eker dikeriz. Bu çiftlikten elde ettiklerimizi adilce bölüştürmek isteriz. Kimsenin kimseyi sömürmesine rıza göstermeyiz. İşte bu işleri yaparken, hakkaniyet sınırlarını gözetince, Allah’a kulluk etmiş oluruz. “Abd” sözcüğünü bu çerçevede anlamak gerekir. Hakkaniyet sınırlarını gözeterek yaptığımız her iş, ürettiğimiz her değer, Allah’a çalışma/hizmet sunma (abd) anlamında bir kulluktur. Yoksa Allah’ın, ne gıdaya, ne tarlaya, ne bakıma ihtiyacı yoktur. İhtiyaç sahibi olanlar, O’nun dışındakilerdir. İhtiyaç sahiplerinin birbiriyle olan ilişkileri, Allah’ın öngördüğü hakkaniyet sınırlarına uyuyorsa, Allah’a ibadet yapılmış olmaktadır. 

TARİHSEL KOŞULLAR

Bazı kişiler, Bakara, 2/221 ile Nisa, 4/35 ayetlerinden yola çıkarak, İslam’da köleci sistemin kurumsal olarak kalkmadığını iddia etmektedir.

Bu ayetlerdeki ifadelerden, inananların mutlaka bir köle sahibi oldukları gibi bir sonuç çıkmıyor.

O günkü koşulları dikkate alırsak, farklı parametrelerin olduğunu görürüz.

Örneğin, erkek veya kadın, İslam’ı kabul ediyor, ama hala başkasının kölesi… Bu ise, evlilikte pek de tercih edilmeyecek bir durum. Allah, ayette ilkesiz ve hukuksuz (müşrikle) biriyle evlenmek yerine, toplumun en düşük seviyesinde görülen ve sahipleri/efendileri tarafından her türlü insanlık dışı muameleye tabi tutulan, ama hakka hukuka inanan (mümin) biriyle evliliğin tercih edilmesinin takdire şayan olduğunu bildiriyor.

Diyelim ki inananların, Müslüman olmadan önce, şu veya bu yolla edindikleri köleleri vardı. Köle pazarına gitmiş, bugünkü parayla 30-40 bin lira, yahut daha düşük veya yüksek bir fiyat vererek, kendi işlerinde kullanmak üzere köle satın aldığını varsayalım. Şimdiye kadar çok kötü koşullar altında yaşamış, belki defalarca el değiştirmiş, sahipleri/efendileri tarafından çeşitli insanlık dışı muameleye tabi tutulmuş, eğitimden ve görgüden yoksun bırakılmış bir insandan söz ediyoruz.

Allah, “böyle biriyle evlilik, ilkesiz ve hukuksuz (müşrikle) biriyle evlilikten daha yeğdir” derken, köleliği kurumsal olarak devam ettirmiş mi oluyor, yoksa köleci sistemin köküne kibrit suyu dökmüş mü oluyor?

Kur’an’ın indiği konjonktürde köleci sistem olmasaydı, konu, kölelik değil, başka bir insan hakkı ihlali olacaktı. Biliyoruz ki geçmiş uygarlıkların ezici çoğunluğunda köleci sistem vardı. Hemen her ülkede, her varlıklı insan, bir veya birkaç köleye sahipti ve her türlü işlerini bu insanlara yaptırıyordu. Bu sistem, o dönemin ve o tarihin bir gerçeği idi. Kur’an, feodal sistemin egemen olduğu dönemde inseydi, bu kez serfler ve senyörlerin arasındaki hak ve hukuk ihlallerini konu alacaktı.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden önce de insanlık vardı; o zamanlar sömürgenler ve kemirgenler olduğu gibi erdemli insanlar da vardı.

Dilin evrimi, uygarlığın evrimiyle de ilgilidir. Erdemli insanlar, kendi yaşadıkları dönemin dilini kullanıyorlardı. Erdemli insanlar, sistemlerin dilini değiştirme değil, öncelikle hak hukuk sistemi oluşturma peşinde olmuşlardır.

KUR’AN’DA KISITLAMA EYLEMLERİ

Kur’an’da kölelik dolaylı yoldan yasaklanmıştır. Bir sözcüğün Kur’an’da kullanılması, onun takdir edildiği anlamına gelmiyor. Kitapta müşrik ve zalim sözcükleri de kullanılmıştır. Diğer taraftan takdir ifade eden sözcükler bellidir. Kur’an’da kötülüklere ve zararlı şeylere yönelik kısıtlamalar, yalnızca “haram kılındı” veya “yasaklandı” şeklinde değil, çeşitli biçimde ifade edilmiştir. Bu, hukuk metodolojisinin konusudur.

Hukuki metinler, yalnızca “yapmayınız” veya “yapmanız yasaklandı” gibi kalıplardan oluşmaz. TMK (Türk Medeni Kanunu)’ndaki hukukla ilgili pek çok buyruk veya kısıtlamalar, doğrudan buyruk veya yasaklama ifade etmeyen olumlu ve olumsuz cümle kalıplarıyla da yasa metni olarak yer almaktadır.

Bazıları, Kur’an’da doğrudan, “Kölelik, haram kılındı veya yasaklandı” diye bir ifadenin yer almamasını, kendi önyargılarına basamak yapmaktadır. Onlar, bilmedikleri bir konuda, demagoji ve safsata yaparak ahkam kesmektedirler. Eğer iyiniyetli iseler, amaçları bir şeyler öğrenmek veya öğretmek ise, hukuk ve dil felsefesini bilen objektif bir hukukçudan konu hakkında bilgi alabilirler. Şimdi Kur’an’da, haramlara veya yasaklamalara dair ifade biçimlerine bakalım.

Muharram: Haram kılınanlar

Cana kıymak, insanları sürgün etmek, kötülük ve düşmanlıkta dayanışma içine girmek, esir alıp fidye karşılığında bırakmak, haram kılınanlardır (muharram). (Bakara, 2/85); Leş, akmış kan, domuz eti ve Allah’tan başkası kutsal görülerek kurban edilenler dışında besin maddesi olarak haram kılınanlar (muharram) arasında yer almamaktadır. (En’am, 6/145)

Tahrîm: Haram kıldı

Allah; leşi, akmış kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası kutsal görülerek kurban edilenleri haram kıldı. (Bakara, 2/173; Maide, 5/3; Nahl, 16/115); Ribayı haram kıldı. (Bakara, 2/275); Annelerinizi, kızlarınızı, kız kardeşlerinizi, halalarınızı, teyzelerinizi, kardeş kızlarını, kızkardeş kızlarını… (Nisa,, 4/23); Şirk koşmayı, anne-babaya iyilik dışında davranmayı, yoksulluk korkusuyla çocuklarına kıymayı, fuhşu ve cana kıymayı haram kıldı. En’am, 6/151; Fuhşu, kötülüğü, taciz ve tecavüzü, şirki ve Allah hakkında bir bilgiye dayanmadan konuşmayı haram kıldı. A’raf, 7/33

Yasaklama (nehy) eylemi: Yapmayın

Allah’tan başkalarına kulluk etmeyin. (Bakara, 2/83); Allah’ın helal kıldığı şeyleri haram kılmayın (Maide, 5/87); Av yapmayın. (Maide, 5/95); Yetim malına yaklaşmayın. (En’am, 6/152); Bilip bilmeden “Şu haramdır, şu helaldir” demeyin. (Nahl, 16/116); Allah ile birlikte başka bir tanrı tutma. (İsra, 17/22,39); Anne babaya, “Bıktım sizden” deme. Onları azarlama. Saçıp savurma. (İsra, 17/23-26); Eli sıkı olma, eli açık da olma! (İsra, 17/29); Yoksulluk korkusuyla çocuklarına kıymayın! (İsra, 17/31); Zinaya yaklaşmayın! (İsra, 17/32); Allah’ın haram ve saygın kıldığı cana kıymayın. (İsra, 17/33); Yetim malına yaklaşmayın. (İsra, 17/34); Bilmediğin şeyleri takipçisi olma. (İsra, 17/36); Kibirlenme. (İsra, 17/37); Kimse kimseyle alay etmesin. Birbirinizi karalamayın. Birbirinizi kötü etiketlerle etiketlemeyin. (Hucurat, 49/11)

Olumsuzlama (nefy) eylemi: Yapmadılar, yapmazlar

Sizden, “birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz ve yurdunuzdan çıkarmayacaksınız” diye söz almıştık. Bakara, 2/84; Onlar, harcadıklarında israf ve cimrilik etmediler. Onlar, Allah ile birlikte başka bir tanrıya dua ve davet etmezler. Allah’ın haram ve saygın kıldığı cana kıymazlar. Zina etmezler. (Furkan, 25/67-68)

Kınama (nefy) eylemi: Neden böyle yapıyorsun

Sonra siz birbirinizin canına kıyıyor ve birbirinizi yurtlarından sürgün ediyorsunuz. Onlar hakkında kötülük ve düşmanlıkta dayanışma içine giriyorsunuz, size esir alarak geldiklerinde fidye karşılığında serbest bırakıyorsunuz. (Bakara, 2/85); Ey nebi! Allah’ın sana helal kıldığı şeyleri niçin kendine haram kılıyorsun? (Tahrim, 66/1).

Emretme eylemi: Kaçının

Sarhoş ediciler, kumar, yapay kutsallar ve şans oyunları, şeytan işi birer pisliktir. Ondan kaçının. (Maide, 5/90); Şeytani zorbalardan kaçının. (Nahl, 16/36; Zümer, 39/17); İnsanları birbirine bağlayan putlardan kaçının. Yalan sözden kaçının. (Hacc, 22/30); Genel kanaatlerle yargılamaktan kaçının. Gizli ayıplarınızı araştırmayın. Kimse kimsenin dedikodusunu yapmasın. (Hucurat, 49/12)

Olumlu eylem: İşin doğrusu şudur

Eğer size yasaklanan büyüklerinden kaçınırsanız. (Nisa, 4/31); Onlar, günahın büyüklerinden ve fuhuştan kaçınırlar. (Şura, 42/37; Necm, 53/32); Hepiniz bir erkek ve dişiden meydana geldiniz. Farklı soylar, boylar ve milletler, birbirinizle iyi ilişkiler kurmanız içindir. Allah katında değerliniz, en sorumlu davrananınızdır. (Hucurat, 49/13)

Şeytan işi birer pisliktir:  Çirkin gösterme

Sarhoş ediciler, kumar, yapay kutsallar ve şans oyunları, şeytan işi birer pisliktir. Ondan kaçının. Maide, 5/90

Nasıl olur: Olamaz, olacak şey değil!

Bir nebi kendine kulluğa çağırır mı, çağırmaz. (Al-i İmran, 3/79); Bir nebi zimmetine para geçirir mi, geçirmez. (Al-i İmran, 3/161); bir hakka inanan başka bir hakka inananı öldürür mü, öldürmez. (Nisa, 4/92); bir nebi nasıl esir alır, almaz. (Enfal, 8/67); müşrikler, Allah’ın mescitlerini imar eder mi, etmez. (Tevbe, 9/17); nebi ve hakka inananlar, şirk koşan yakınları için bağışlanma diler mi, dilemez. (Tevbe, 9/113); kent halkı ve kent dışındakilerin Allah resulünden geri kalmaları doğru olur mu, olmaz. (Tevbe, 9/120)

“Bu yasaktır veya haramdır” söylem ve eylemi: Hakka inananlara ait değil

“Bazı rızıkları haram kılmak” eylemi (Yunus, 10/59; En’am, 6/139) veya “Şu haramdır, şu helaldir” söylemi (Nahl, 16/116), Allah’a iftira atanlara aittir.

“Ya o, ya o” kalıbı:

Seferden kaçıp bekletilenenleri, Allah, ya cezalandıracak, ya da tövbelerini kabul edecek. (Tevbe, 9/106); Zülkarneyn! Ya onları cezalandırırsın, ya da onlar konusunda hoşgörülü davranırsın. (Kehf, 18/86); savaş esirlerini ya minnet/lütuf olarak, ya da fidye karşılığında bırakmak gerekir. (Muhammed, 47/4); İnsana yolu gösterdik; ya değerbilir, ya da nankör olur. (İnsan, 76/3)

Demek ki bir eylemin kötülüğü, hukuki metinlerde olduğu gibi, Kur’an’da da, yalnızca “haram kılındı” veya “yasaklandı” biçiminde değil, çeşitli formatlarda ifade edilmiştir.

KÖLELİK DEVRİMİ

Kölelik, ilk ortaya çıktığı zaman, halk köleliği büyük bir devrim sanmıştı. Kölelik ortaya çıkmadan önce, savaş esirleri, savaşta galip gelen halkın gıdasını tüketiyor diye tek tek öldürülüyordu. Yerleşik hayata geçilince, esirler öldürülmek yerine, tarımda ve hayvancılıkta kullanıldı, çalıştırıldı. Böylece neolitik dönemde, tarım ve hayvancılık kölelik sayesinde gelişti ve bu sayede, savaş esirleri ölümün eşiğinden döndü. Ölümden kurtulup köle olunca sevindiler. Düşünsenize, bazı devletler esirleri öldürmüyordu. Esirleri öldürmeyip ağır işlerde de olsa kullanan devletler, daha medeni ve daha ileri devlet olarak görülüyordu.

Aradan zaman geçti. Esirlerin köleleştirilmesi, çok kötü koşullarda ve çok ağır iş kollarında çalışmaları, onları hak arayışına yöneltti. Gördüler ki efendileri veya sahipleri, üst sınıfi adeta bir “tanrı” gibi davranıyor, kendileri ise, hayvanlara bile layık görülmeyen bir yaşama zorlanıyorlardı. 

Halbuki “tanrı” gibi davrananlar da, “köle” diye niteledikleri insanlar gibi akıl, irade ve vicdan sahibi idiler. Aralarında insan olma açısından bir fark yoktu. Efendi – köle ayrımı yapaydı. Efendi diye nitelenen kişiler arasında da, köle diye nitelenen kişiler arasında da, iyi ve kötü insanlar vardı. Bazı efendiler de insanca davranıyordu.

TEMEL HAKLAR BİLİNCİ

İşte temel haklar bilinci, sorumlu insanların, sorumsuz insanlara ve zorbalara karşı verdiği mücadele sonucu ortaya çıktı. Mesele adınızdan daha çok, sizin hakkınızın ve hukukunuzun olup olmamasıydı. Haklarınızın çiğnendiği yerde adınız işçi de olsa, patron da olsa fark etmiyordu.

Allah, görevlendirdiği insanlara (elçilere) yüklediği sorumlulukları, indirdiği kitaplarda bildirdi; buna göre, bireysel ve toplumsal ilişkilerde, sınıfsal ayrıma gitmeden, hak hukukun gözetilmesi, hak ve adaletin esas alınması dinin temel bir rüknüdür. (Bkz. Nisa, 4/135,58; Tevbe, 9/71; Hucurat, 49/13)

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.