Fetiş ve Sanat Tasavvurun Arkasındaki Gerçeği Görmek

Fetiş ve Sanat Tasavvurun Arkasındaki Gerçeği Görmek

Tarihsel, toplumsal süreç boyunca insanlar, toplumlar, belirli bir dönem içerisinde ve belirli bir olaya, olguya, maddî ve düşünsel bir duruma karşılık gelen simgesel değer taşıyıcı objeler yarattılar. Kuşkusuz bir olaya, olguya, maddî bir duruma ilişkin tanımlanan obje, aynı zamanda, maddî neden ve köklerinden koparılarak, düşünsel zeminde idealize edilmiş bir değer kazandı.

Toplumun gelişkinlik derecesine ve iktisadî, siyasî, düşünsel konumlanışına bağlı olarak var edilen ve belirli bir toplumsal dönem için geçerli olan simgesel değere sahip obje; var olma gerekçesi ortadan kalktığı andan itibaren; sönerek kaybolması gerekirken, toplumun belleğinde var olmayı sürdürdü. Toplumdaki ideolojik egemenliğin sürdürülme dayanaklarından biri olarak kalması gerekiyorsa; bu gereksinime bağlı olarak, idealize edilmiş yanı, belirleyici unsur olarak simgesel vasıflı objeye soluk verdi.  Dolayısıyla simge değerin, kendisine can veren maddî köklerinden, kelimenin tam anlamıyla kopuşu gerçekleşti. Maddî köklerinden tamamen arındırılan simge, dokunulamaz, kutsallığı kendinden menkul, toplumun düzenleyicisi, ezelî ve ebedî olan bir sıfat kazandı; fetişleştirildi. Sanat, toplumların davranışına ilişkin nitelik belirleyici eylem ve kurallar tümlüğü olan kültürün normal ögesi iken; fetiş, kültürün oluşumunda egemen ve belirleyici öge olarak rol üstlendi. Bir fikrin sembolü olarak tanımlanan ve maddî varlığı dışında kendisine, kendisinde olmayan anlam ve değer yüklenen objenin, değişmezlik zırhına bürünmesi ile birlikte, kendine yüklenilen değerle kutsal kılınması, fetiş değer kazanma sürecini biçimledi. Fetiş obje, var olduktan sonra, toplum üzerinde egemenlik alanını kurdu; topluluğun ahlakî düsturunun ve kurumsal düzenlemelerinin sırtını dayadığı erk kurumu oldu. Fetiş değere sahip hegemonyacı kurumlar, toplumun ahlakî argümanlarının dayanağı ve kollayıcısı olarak daha da önem kazandı.


Maddî bir olgunun insan bilincine yansımasıyla gerçekleşen bir durumun pratik düşünsel ifadesi olan simge değer, topluma egemen ideolojik, (Felsefî, sanatsal, dinsel) politik ve ekonomik ilişkilerin dayanağı olmaktan çıktığında; varoluşunu borçlu olduğu toplumsal olgunun yok olması ile birlikte, var olma gerekçesini yitirdi. Belirli bir süre sonra, bu simge de bireyin ve toplumun belleğinden silindi; toplumun antik objeler müzesindeki yerini aldı. Toplumsal egemenliğin geleneksel, kültürel, dinsel, ideolojik dayanağı olan ve bu durumu sürdürülebilir olduğu için dokunulmaz, kutsal sayılan fetiş simgeler; onları var eden maddî olgular ve toplumsal düşünce sistemlerinin yok olmasına rağmen, toplumsal ilişkilerdeki konumlanışlarını sürdürdü. Bir simge objenin var oluş gerekçesi olan maddî olgular ve toplumsal durum ortadan kalktığı halde, simgenin toplum tarafından yaşatılması; o toplumdaki egemen ideolojik, siyasî, iktisadî egemenliğin gereksinimine bağlı olarak gerçekleşti. Dolayısıyla fetiş, toplumsal gerekliliği işaret eden yargıyla meşru kılınan ve maddî yaşamla ilintisi zaruri sayılmayan, idealize edilmiş  “inanç”  zemininde varlığını sürdürdü. Bir simge değere sahip obje,  toplumsal ilişkilerdeki etkisini koruyorsa ve bir değer olarak var olabiliyorsa; Toplumsal egemenlik sisteminin ideolojik dayanağı olmasının yanı sıra, var oluşu, o toplumun bu tür değerlere düşünsel zeminde gereksinim duyuyor olmasına bağlı kaldı.

İlkelliğin Egemen Sınıf İktidarına Katkısı

1.

İnsanın bedeni öldü ve cansız maddeye dönüştü, ancak bedenin önceleyeni ve hayat kaynağı ilan edilen ruhun sönmediği ve insanlığın sanal dünyasında yaşamını sürdürdüğü iddia edildi. İnsanın bedenine tanrı tarafından zerk edilen mum ışığının sönmediğine ilişkin inanç, kültürel bir yargı olarak yoksulların, ezilenlerin tesellisi oldu. Yoksulluğu nedeniyle ezilen insan, yoksulluğun kader olduğuna ilişkin bilinç yanılsamasının yarattığı umutsuzlukla dine sarıldı.

Bilinç tarafından yaratılan düşüncenin, ortaya çıktıktan sonra aktarılabilir nitelikte olması ve bu nedenle kendini yaratan bilincin yok oluşuna rağmen, diğer insanların bilincinde varlığını sürdürebilmesi; ruhun da var olabileceği varsayımının dayanağı ve kanıtı sayıldı. Bu varsayım; sanal objenin fetiş değer kazanmasının da gerekçesi oldu.  İnanç zemininde kendine yer bulan düşünsel objenin maddî karşılığının var olmamasına rağmen; onu “var” sayan insan, bilimsel kanıta ihtiyaç duymadı. Fetiş, inanç sistemine sırtını yaslayarak, bilimsel vargıya kafa tuttu. Fetişin zırhı; ilkelliğinin insanlığa miras bıraktığı tanrının çelik ipliği ile örüldü. Bilim ve tekniğin, hurafeler dağının altını oyarak açtığı yolda ilerleyerek, modern yaşama ulaştığı halde insan, antik bir eşyaya tutunmaya ihtiyaç duyduğu gibi, geçmişle bağını koparmamak için, geleceğe ilişkin korku ve endişe ile örülmüş ilkelliğinin, belleğinin bir köşesinde kalmasını engelleyemedi.

Eğer bu kadarıyla kalsaydı, insan, ölümü huzur içerisinde beklerdi. Ancak topluluk halinde yaşam, sınıfsal farklılaşmanın zemini oldu. Sınıflı toplumların ortaya çıkışıyla birlikte sömürülen, çalışan ve savaşan insanın yaşamı öylesine çekilmez hal aldı ki; barınma ve karnını doyurmak pahasına insan, endişe ve korkuyla geçirilen bir ömrün iteklediği yere; tasavvurla kurulan inanç dünyasına sığındı. Fetişi besleyen ilkel yanı, insanın köleliğe ve aşağılanmaya, razı olmasını; hırsızlığı, savaşı, cinayeti, vahşeti ve barbarlığı insana özgü bir değer olarak kabul etmesini ve gerçekleştirmesini; dolayısıyla insanın doğaya aykırılaşmasını da besledi. İnsanın bünyesine yerleşen ur; bünyenin kendine sunduğu olanağı kullanarak var oldu. Ölümün kaçınılmaz durak olduğu yolda yaşamını sürdürürken, insanın, içerisine düştüğü umutsuzluğa, endişe ve korkuya karşılık sarıldığı, tek teselli verici şey, ilkelliği ile beslenen argümanlar ve eylemler oldu.

Yeryüzünün efendileri, toplumun kültür normunu belirleyici unsur konumuna gelen fetiş değerlere yaslanarak; “kutsal varlığı”; lanetli çoğunluğun, efendiler egemenliğine rıza göstermesinin aracı kıldılar. İnsan bilincinde yaratılan fetiş, yaratıcısını inkâr ederek kendi bağımsızlığını ilan etti. Bağımsızlığını bir kere ele geçirdikten sonra fetiş, toplum tarafından uydurulmuş bir var oluş tarihine de büründü. Aslının inkârı olan uydurulmuş tarih, fetişe güç kattı. Kutsal bir güç haline gelen fetiş; efendilerin de bilincini baskı altına alarak, tüm toplumu etkisi altında tutan değer olarak saltanatını kurdu. Ölüm efendiler için de kaçınılmazdı. Yeryüzünde sahip olduklarını kaybetmek korkusu, onların bilincini bir kölenin bilincinden daha fazla baskı altına aldı. Kaybetmek korkusu, yaşamının her dakikasında insanın bilincine çivi soktu. Bu korku ve endişe onu fetiş değerlere bağladı. Efendi için tanrının ona vaat ettiği cennette sunacağı tüm zenginliklerden daha değerli bir dünyevi şey vardı; mülk. Mülk sahibi olmanın kazandırdığı erk, sanal dünya’nın ona vaat ettiği hazdan daha büyük ve elle tutulur bir haz sundu. Efendiler sahip oldukları erki kendilerine sağlayan mülkü, en büyük fetiş kabul edip kutsadılar. Efendilere kendilerini ezme gücünü veren mülk köleler içinde en büyük fetişti. Her durumda diğer tüm fetiş objeler, mülkle ilişkisinin boyutuna bağlı olarak göreceli değerle vasıflandırıldılar.

Köle, kendisini efendisiyle aynı çatı altında bir araya getiren ve geçici de olsa tapınma eyleminde “eşitleyen” fetişe ve kutsal fikre daha yürekten bağlandı.

2.

İnsanın ve toplumun, simgesel değerlere gereksiniminin nedeni; doğa karşında “yenik düşmesini”  ifade eden aczi oldu. İnsan, varlığı dışındaki maddî ve düşünsel yapının karşısında zayıflığını hep duyumsadı. İlkelliğinden bugüne içselleştirerek taşıdığı aşağılık kompleksine boyun eğdi. Düşünsel dünyasında yarattığı ve onu kutsallık sıfatı ile donatarak “ideal” kıldığı simgelere sığınması, iradesini ona tabi kılması, onun toplumsal ilişkilere yön verici olduğunu varsayması; toplumun ve insanın ilkelliğinin niteliksel göstergesi oldu. Denilebilir ki, insan ve toplum, maddî yaşamının getirip önüne koyduğu sorunları çözme sürecinde, düşünsel zeminde, bir güce dayanma gereksinimi duyduğu an fetişi yarattı. Dolayısıyla fetiş; insanın, ilkel vasfıyla sıkı sıkıya bağlı olarak yarattığı ve sonra da egemenliği altına girdiği, tapındığı ve bu nedenle o toplumdaki egemen sınıf iktidarının ideolojik dayanağı olan değere büründü.

İnsanın maddî yaşam ilişkilerinden ve olgulara sıkı sıkıya bağlı somut değerlerden uzaklaşması ve insanın insana, insan ilişkilerine, insani eyleme ve giderek kendi varlığına yabancılaşması gerçekleştikçe; toplum, kendi ilkelliği ile beslenen fetişe gereksinim duydu ve fetişi yaratma eylemini sürdürdü. Yabancılaşmanın maddî koşulları var oldukça; dolayısıyla, insana ait, maddî ve düşünsel olan her şeyin, insanlığın gelişmesi ile değişeceği gerçeği toplum tarafından kavranmadıkça, bu durum toplumun varlığına ait bir ilişki tarzı olarak kaldı.

Fetişin var olma nedeninin kavranması üzerinden denilebilir ki; Bireyin ve toplumun fetişe olan gereksinimi, insanın ve toplumun doğaya uyumlu yaşamayı becerme gücüne ulaşma ve bireyin toplumsal bir varlık olarak “özgürleşme”  sürecine bağlı ve doğru orantılı olarak azalacaktır. İnsanın doğaya uyumlu yaşama gücüne ulaşması ve toplumsal bir varlık olarak insanın “Yönetilen ya da yöneten olmak” ikileminden koparak özgürleşmesi, insanın insanı sömürüsünü yaratan tüm koşulların toplumsal ilişkilerden kovulması, insanın kendi ilkelliğinden ve fetiş yaratma dürtüsünden kurtuluşunun maddî dayanağı olacaktır. Fetişin hegemonyasından kurtuluş, bireyin düşünsel yaratım yeteneğini sanat eylemine daha fazla sokmasını sağlayacaktır. İmge yaratma yeteneğini sanat eyleminde kullanması, bireyin özgürleşmesinin kapısını açacaktır.

Fetiş ve Sanatın Sınıf Egemenliğine İlişkin Rolü

1.

Sınıflı toplumlarda fetiş, değişmezliğe inancın (mutlakçılığın) temel unsuru oldu. Bu nedenledir ki, fetiş nesneler, toplumsal gelişmeğe ayak uyduramayan, toplumsal değişime, devrime karşı direnen toplumsal grupların egemenliklerini sürdürme isteminin ve karşı duruşunun araçları olarak rol oynadılar. Her dönemde, iktisadî, siyasî ve ideolojik disiplinlerin pratiğine ilişkin fetiş yaratıldı. Fetiş değer bürünen obje ve düşünce, bir kere ortaya çıktıktan sonra, insanlığın bilincini esir eder nitelikte varlığını ve egemenliğini sürdürdü. Örneğin iktisadî ilişkiler içerisinde rol alan, değişim değeri olarak para, reel değeriyle hiçbir ilgisi olmayan bir simge değer olarak var oldu ve insanlığın ona kazandırdığı “tanrısal güç” niteliğini yitirmeden kendine has bir erk olmayı insanlık tarihi boyunca sürdürdü. Kendisi de bir fetiş olan devletin simgesi sayılan ve o devletin onurunu ve gücünü temsil ettiği söylenen, imgesel bir değere sahip bayrağın, reel anlamda bir bez parçası oluşu gerçeği, kutsal simge oluşu karşısında yenilgiye uğradı, unutuldu.

Topluma, kutsal birliğin biçimlenmiş hali olarak benimsetilen aile kurumunda, bu kurumun olmazsa olmazı olarak, süregelen erkek egemenliği; toplumların ruhuna üflenmiş ve dolayısıyla topluma can veren tanrısal soluk olduğu efsanesi ile fetiş değere büründü. Tanrının kutsal varlığıyla ilişkilendirilen erkeğin varoluş efsanesi sürdükçe kadın, kendine biçilen ve dayatılan, “erkeğin kaburga kemiğinden yaratılan” ve dolayısıyla varoluşu erkeğin varoluşuna sıkı sıkıya bağlı köle statüsünü kabullendi. Kadının köle olduğu ve ancak “erkek gibi” kimliğini bürünerek, “söz sahibi” olabildiği, insan olma hakkını kullanmasının dahi erkeğin “hoşgörüsüne” bağlı olduğu toplumlarda, kadın, gerçek anlamda erkekle eşit olamadı ve kadının özgürlüğüne ilişkin tüm sözler, erkeklik fetişi üzerine inşa edilen taş duvara çarparak söndü.

Erkek egemen olmadan da insanların bir arada yaşayabildiği gerçeği unutuldu. Erkek egemenliğinin kutsanmasını içererek gerçekleşen evlilik kurumu olmaksızın da kadın ve erkeğin, devletin zoruyla değil özgürce, gönüllü bir arada olmalarına dayalı birlikteliklerin de olabileceği savı, aile kurumunda simgeleşen fetişe küfür sayıldı ve aforoz edildi. Erkeklik de diğer tüm fetişler gibi, toplumun belleğine kanser hücresi gibi yerleşti. Fetişleştirilen tüm düşünsel ve maddî şeyler, birer erk unsuru olarak, ezen sınıf iktidarının, siyasî, iktisadî ve ideolojik hegemonyasına dayanak oldu. Dolayısıyla fetiş, düşünsel ve maddî obje olmaktan çok toplumsal ilişkiyi ifade etti. Fetişin değerini de, ifadesi olduğu toplumsal ilişkinin durumu belirledi.

Toplumsal olarak zamanını doldurmuş, ömrü tükenmiş iktisadî, siyasî ve ideolojik hegemonyanın, toplumsal dönüşüme ve devrime karşı ayak diremesi anında; fetiş nesneler egemenliğin araçları olarak savaşın ön saflarında yerlerini aldılar. Bu karşı duruş, fetişin sosyal misyonunun ne olduğunu belirginleştirdi. Toplumsal çatışmanın açık sürdüğü yerde, fetiş obje ve düşüncenin gerçek kimliğini örten, “toplumun selameti için”  cilası döküldü. Her fetiş şeyin, toplum tarafından yaratıldığı, ama ideolojik erk olma niteliğiyle; toplumun çoğunluğuna rağmen, toplumun üzerinde egemenlik kuran toplumsal sınıfın hegemonyasını güçlendirici hizmet verdiği gerçeği açıkça görüldü. Devrim, fetişi de karşısına aldı ve onu toprağa gömdü. Mülkiyet ilişkilerinde bir değişimi gerçekleştirmiş olması itibarıyla; Tüm burjuva devrimler, mülkiyet ilişkilerini tanımlayan bir fetişin yerine başka fetişin geçirilmesiydi. Çünkü bir fetişin egemenliğini ihlal etmeden diğer fetişin egemenliğini kurmak mümkün olamazdı.

Ancak yeni iktidarın, toplumun üzerinde ve çoğunluğu sömüren ve dolayısıyla ezen bir sınıf diktatörlüğü olması durumunda; genel anlamda mülkiyeti ve devleti kutsayan fetişler devralındı veya geçici de olsa toprağa gömülmüş ise, üzerindeki toprak kaldırıldı, itibarı iade edildi ve o şatafatla, ideolojik erk olarak, yeni sınıf iktidarının hizmetine girdi. Fetiş objenin var oluşu, erkin sahibine, onun sınıfsal vasfına değil;  doğrudan erkin varlığına bağlı kaldığı açıkça görüldü. Azınlık sınıfın,  toplumsal çoğunluk üzerindeki egemenliğinin ifadesi olan ezen ve sömüren sınıf diktatörlüklerinin ayakta kalması, varlığını sürdürmesi;  önemli ölçüde, ezilen çoğunluğun ilkel inançlara, eğilime ve sınıfsal farklılığı, sömürüyü, göz ardı ederek kurgulanan ahlaki davranış normuna sahip olması ve dolayısıyla boyun eğici oluşu ile ilişkili oldu.

Toplumsal çoğunluğun, efendiler egemenliğine boyun eğici tavrının bayrağına insanlık tarihinin her döneminde fetiş şeyin resmi çizildi. Bir toplumda halkın çoğunluğunun “geri” eğilim ve davranışlarını beslemek anlamına gelen fetişi koruyan ve bu değerlerin varlığını, egemenliğinin dayanağı haline getiren iktidarlar, adları ne olursa olsun emekçi çoğunluğun siyasî iktidarı olamadılar. İnsanlık tarihi boyunca, “Tanrının yeryüzündeki tezahürü” sayılan kutsal ruhun yeryüzünde bir objede hayat bulması anlamına gelen fetişin var olduğu toplumlarda, insanı özgürlüğüne kavuşturacak koşullara ilişkin değerler dışlandı. Özgürlüğün toplumsal zemininde tahribatın gerçekleştiği toplumlarda, insanın ve dolayısıyla onun somut yaratısı olan sanatın özgür olabileceğine ilişkin savlar, insanın her gün yaşadığı düş kırıklığını örtbas etmesinin aracı olarak kullanıldı.

Devrim, fetiş değerlere yaslandığı anda, sönüşünü de hazırladı. Her sözü “tanrısal” emir, her eylemi değiştirilemez, erişilemez, dokunulmaz kimliğe sahip, halkı ömür boyu yönetmekle yükümlü sayılan, öldükten sonra halkın selameti için, ulu yönetici sıfatını, varlığının devamı olan çocuğuna bırakan “ulu şefin” var olduğu bir ülkede “halkın iktidarından” söz edilmesinin olanakları yok oldu. Yeryüzündeki görevi, “halkın ulvi kurtuluşu için”, kutsal devletin ve ulu şefin direktifleri doğrultusunda hareket etmek ve kendini, fetiş objelerin varlığına adamakla belirlenen insanın var olduğu yerde emekçi çoğunluğun özgürleşmesi de mümkün olmadı.

Sönümlemesi için gereken koşulların yaratılmasını bir kenara bırakarak, aksine, çeşitli “hayati” gerekçelerle güçlü ve mutlak addedilen devletin, toplumsal hayatı bir ağ gibi sıkarak sarması ve şefin putlaştırılması karşısında devrimci bir duruş sergilemeyenlerin; aile reisliği, kabile şefliği, erkek egemenliği fetişine karşı duruşu, samimiyetsiz ve kaçamaktır. Erksel tüm değerlerin insanlığın yaşamından çıkması ile insanlığın kurtuluşu gerçekleşebilir.

2.

Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu toplumda, burjuva politikacılar, ideologlar; halkı, halka rağmen yönetmek ve sömürü sistemini sürdürmek için, baskı araçlarını (siyasî, askerî, iktisadî, ahlakî) kullanmalarının yanında;  erke boyun eğmeği koşullayan toplumsal, geleneksel fetiş şeyleri yaratmak ve fetişin halkın sefaletinden hoyratça beslenmesi için, ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Tüm burjuva politikacıların, ideologların, her dönemde ve politik manevralarına, halklar arası savaşların sürdürülmesine halkı inandırma gereksinimi olduğu her yerde, “bayrak, kahramanlık, erkeklik, şehitlik, ulusal kırmızı çizgiler, millî birlik, kutsal kitap, ezan, devletin itiraz edilemez çıkarları ve güvenliği” türünden kavramlarla hamasi söylevlerini süslemeleri bu nedenle gerçekleştirildi. Kuşkusuz bu fetiş değerleri benimseyen insanın bu değerlerle süslenen “her türden savaş”a “karşı çıkışı”, abesle iştigal ve ikiyüzlülüğünün göstergesi oldu.

Diyalektik gelişim sürecine bağlı olarak toplumlar, maddî yaşamın çeşitlenmesine koşut olarak ilişkilendiği her alanda fetiş simgeler yarattı. Bu fetiş simgelerin var olduğu belli başlı alanlar; 1. Siyasî (Bayrak, kutsal devlet, aile reisliği vb.) 2. İktisadî (meta, para, üretim araçlarının özel mülkiyeti vb.) ve 3. İdeolojik-Dinsel (millî değerler, erkeklik, kutsal kitap, vb.) biçiminde sınıflandırıldı. Her fetiş konumlandığı alanda rol alırken, aynı zamanda ideolojik zeminde de fonksiyonel rol aldı. Dolayısıyla emekçileri sömüren ve ezen sınıfın ideolojik egemenliğinin kurulması ve sürdürülmesinde fetiş objelerin belirleyici bir etkisi oldu.

Bir fetiş simgenin, egemenliğin aracı olması anlamında, sınıfsal, grupsal olması kaçınılmaz gerçekleşti. Ancak, aynı zamanda bulunduğu alan ve ideolojik düzlemde egemenliğin aracı olması, o fetişin toplumsallaştığının da bir göstergesiydi. Bilimsel olarak fetişin sınıfsal olduğu gerçeği açıklanabilir ve anlaşılabilir olmasına karşın, pratik alanda toplumlar kendi üzerlerindeki egemenliğin taşıyıcısı olarak fetişi toplumsallaştırdılar.

Fetişleştirilmiş objelere, belli bir dönem içerisinde, toplumdaki sınıfların durumuna uygun anlam yüklendi. Egemen sınıflar için fetiş, kendi egemenliğinin “mutlak olduğu” yanılsamasını o topluma egemen kılma aracı iken; diğer yandan fetişin, ezilen yığınlar tarafından, toplumsal var oluşu sağlayan, toplumu bir arada tutan, parçalanmayı önleyen araç olduğu benimsendi. Fetiş obje, dokunulmaz ilan edilen ve kutsal addedilen fikri içselleştirerek, bir toplumsal ilişkinin betimlemesi olan fikrin elle tutulur, gözle görülür olguya dönüşmesini sağladı. Egemen ideolojinin tezahürü olan fetiş, ezilen sınıflara benimsetilerek toplumsallaştırıldı ve erk sahibi sınıfın egemenliğinin ve bu egemenliğe denk düşen toplumsal ilişki tarzının “normal” ve gerekli olduğuna ilişkin yanılsamalı yargıya güç kattı.

Fetiş ve Sanat Pratiğinin Toplumsal Rolü

1.

Fetiş simgenin ikili toplumsal konumu, o fetişe karşı davranışın nasıl olması gerektiğinin ipuçlarını da verdi. Bir toplumda, fetişin toplumu bir arada tutucu özelliği ile o fetişe karşı duyarlı olan toplumun, belli bir çatışma sırasında, fetişin sınıfsal yanını duyumsayarak o fetişe tepki göstermesi kaçınılmaz bir biçimde gerçekleşti. Genellikle pratik anlamda gerçekleşen bu tepkisel eylem; hakaret ve küfürle ifade edildi. Bu içgüdüsel tepki, (Fetiş objeleri yakma, yırtma, yıkma,) bir fetişin ilkelliğine karşı gelişen ilkel bir davranıştı. Bilimsel, devrimci yaklaşım, bu tepkinin kitlesel eylemlerde kaçınılmaz yaşanılabilirliğini kabul etse de, bu hareketi onaylamadı, doğrulamadı, bayraklaştırmadı. Doğru olan tavır bu içgüdüsel tepkiyi bilinçli eylemliliğe çekmekti. Toplumun içgüdüsel tepkilerini pohpohlama ile devrimci politikanın uzaktan yakından ilgisi yoktu. Toplumun bir kesiminin, fetişe karşı içgüdüsel tepkisi bilinçli eylemliliğe çekilmediği zaman, o toplum kaçınılmaz olarak bir kör dövüşe sürüklendi ki; bu kör dövüşün de genellikle egemen sınıflara yarar sağladığı görüldü.

Fetiş objenin, toplumun büyük çoğunluğunca kabul gördüğü ve değer kazandığı bir yerde ve anda toplumun fetiş şeye karşı duyarlılığını hesaba katarak hareket edilmelidir. Kuşkusuz bu fetişizme karşı ideolojik mücadele yürütülmemelidir anlamına gelmez. Fetişlerin toplumsal yanını abartarak, fetiş şeyin halkın değeri olarak görüp, ona karşı geniş tahammüllü olmak, her zaman fetişin tabusal varlığını sürdürmesine önemli katkı verdi.

Modern yaşamın kapısında, ilkelliğini terk etme iddiasında olan bir insanın, içine sürüklenebileceği en büyük aldanma; bir fikri (ideolojik normu) içselleştiren fetişi yasaklayarak, onu yok edilebileceğini sanması oldu. Topluma egemen fikrin yansıtıcılarından biri olarak fetişin yasaklanması, ancak o fikrin ve dolayısıyla fetiş şeyin belli bir süre için, diğer insanlara ulaşması sürecine ket vurdu; onun, bir dönem bilinme durumunun sınırlarını genişletmesini kısıtladı. Ancak buna karşın bir fikre bağımlı olarak ortaya çıktıktan sonra fetiş şeyler, öldürülmesi mümkün olmayan bir olgu olarak; önünde sonunda ama mutlaka bir gün, endişe ve umutsuzluğunu aşma gereksinimi nedeniyle büyüye susamış insanın, susuzluğunu gidermek ve umut aracı olarak teselli vermek için ona uyuşturucu iksirini sundu. Oysa sanat eseri, insanın hemen yanı başında, onun tüm tepkilerine maruz kalarak, ölümle burun buruna var oldu. İnsanla bu denli iç içe olan ve insan pratiği olduğu açık olan objenin yok olması da mümkündü. Sanat eserinin varoluş durumu, doğrudan toplumsal değer olması ile ilintili idi. İktisadî, siyasî ve ideolojik değerini yitirdiği ölçüde, sanat eserinin, ölümle yüz yüze gelme olasılığı arttı. Hayatı yaşanılmaz kılan ortamda yaşayan insana, yaşamını sürdürme tadı veren büyü aracı olmasına rağmen, toplumsal pratiğin ögesi ve somut, elle tutulur, gözle görülür, işitilir olması nedeniyle sanat eseri; varlığını tehlike sayan ya da varlığını “para etmez” değerde gören toplumlarda yok edilmeğe olabildiğince açık durumda varlığını sürdürdü.

Ancak fetiş için tam tersi söz konusuydu. Fikrin yanlış sayılması nedeniyle yasaklanması ya da fetişin insan yaşamına kayda değer bir katkısının olmaması, ona ölümsüzlüğünü bağışlayan vasfını yok edemedi. Fikrin yanlış olduğunun kabulü; o toplumda fikrin öldürülerek mezara konulmasını sağlamadı. Fikrin yanlış kabul edilmesi; fikrin derin bir uykuya girmesini ya da tozlu raflarda yerini almasına katkıda bulundu. Fetiş obje, antik bir figür olarak duvara asıldı. Unutulan fikir, “uyuyan güzel” efsanesindeki prenses gibi, vakti ve koşulları geldiği zaman ona rastlayarak öpen prens tarafından uyandırıldı. O toplum için doğru addedilen fikir ve fikrin değer kazandırdığı fetiş şey, günü geldiğinde baş tacı edildi. Fetişin baş tacı edilmesi; egemen sınıf ideolojisinin, yaşamın organizesine yön vermesinde, üzerine düşen yükümlülüğü yerine getirmesini sağladı. İnsanlığın ilkelliğinin üzerinde var olan ve nesilden nesle miras olarak aktarılan ve giderek alışkanlığa dönüşen “egemenliğe rıza gösterme” tavrının araçlarından biri olarak fetiş; tapınma eyleminin ivmesini artırdı.

Belli toplumsal koşullarda ve insanlık tarihinin belli bir döneminde, baş tacı edilmesi, fetiş değere sahip şeyin, “dokunulmaz durumunun” sürekliliğinin güvencesi olmadı.  Ama hangi durumda yaşamını idame ettirirse ettirsin, fikrin ölmesinin mümkün olmadığı gerçeği ile doğrudan bağlantılı olarak, o fikrin maddî objede ifadesi demek olan fetiş değerin de ölmesi mümkün olmadı. Fikir gibi fetiş de, insanlık tarihi boyunca, öyle ya da böyle bir biçimde, ama mutlaka yaşama olanağı buldu. Bir toplumda revaçta olmayan fikirler, insanlık belleğinin kapısı açılabilir odalarında ve fetiş simgeler ise insanlığın kültür müzesinin tozlu raflarında yaşamını sürdürdü.

Ölümlü olma durumu insanı doğa karşısında acze düşürdü, umarsız kıldı. İnsan, ölümsüz kıldığı fetiş objeyi ve insan ömründen çok daha kalıcı olabilen sanat eserini yaratarak ölümü yendiği yanılsamasına kapıldı. Fetiş objeyi ölümsüz ve sanat eserini kalıcı kılan insan, kendini ölümlü kılan doğadan intikamını aldı. Ki fetiş, her zaman, umarsız kaldığı bir anda teselliye gereksinim duyan toplumun bilinçaltından kafasını çıkardı. O toplumun belleğinin dehlizinde uyuyan fikrin uyanmasına koşut olarak yardımcı araç vasfıyla fetiş objede, kutsallık yaftasıyla antika pazarındaki yerini aldı.

Ancak bilimin, yaşamın tek kılavuzu olduğu bir toplumda, fetiş, derin uykusundan kalkmadan varlığını sürdürebilecektir.  İnsanlığın antik değerleri baş tacı etmekten uzaklaşarak, çağın kendisine sunduğu yaşamı sürdürürken, fetişe gereksinim duymayacak denli olgun ve güçlü olduğu zaman; fetiş şey yalnızca insanlığın kültür müzesinde, toplumların ilkelliğine ilişkin bir obje olarak sergilenecektir. Fikirlerin mezarı yoktur. Bir fikrin simgesi olduğu anlamda, ilişkin olduğu fikrin yok edilmesinin gerçekleşmediği durumda, fetiş nesnenin, değişim ve dönüşüm yaşasa da yok edilemediğini geç de olsa kavrayan toplumlar, yaşamın hiçbir alanında oynayacak rolü kalmayan ve insanlığın çocukluk dönemine ait bir oyuncak olarak fetiş şeyi içten bir tebessümle seyredecektir. O zaman insan, özgürlüğünün ifadesi olarak, insanın dokunuşuna her zaman açık sanatın ve bilimin, hayatın her alanında var olmasının hazzını tadacaktır.

Kutsal yargıyla ilişkilendirilen fetişi yaratan maddî ve düşünsel koşullar sona erdiği zaman, fetiş kültür müzesine kaldırılacak ve o zaman insan gerçek anlamda özgür olmanın olanaklarına kavuşacaktır. Fetişe gereksinim duymadan da insanların bir arada yaşayabileceği; sınıf egemenliğinin kutsanması olarak gerçekleşen fetiş olmaksızın da kadın ve erkeğin, özgürce, gönüllü bir arada olmalarına dayalı birlikteliklerin de olabileceği bilinci toplumu sarıp sarmaladıkça; tüm fetişler toplumun belleğinde silik bir fotoğraf olarak yerini alacaktır. Fetiş şeyler toplumsal yaşamdan kovuldukça, insanları bir arada tutan insani güç;  özgürlük, bilimsel/entelektüel zenginlik ve sanatsal yaratıcılık olacaktır.

2.

Sanat eseri, somut bir nesne olarak kendini var eden gerekçenin ve amacın doğrudan yansımasıdır. Sanat eserinin somut bir nesne oluşu, onun formel bozulma, yıpranma ve değişme olasılığını da hazırladı. Sanat eserinin niteliksel değişim olasılığı; insanın sanat eserini yaratma gerekçesinin ve sanat eyleminin yok olmasının yolunu açmadı. Fetiş obje ise, kendi varoluş gerekçesi olmayan, başka bir fikri ve gerekçeyi yüklenerek simgesel vasfa bürünen nesne idi. Simge niteliğine sahip bir nesnenin değişme ve dönüşme olasılığı; o nesneye simgesel değer kazandıran gereksinimin ve fikrin, insanlığın bilincinin var olma durumuna doğrudan bağlı varlığının sona ermesi olasılığını yaratmadı. Ancak fetiş eylem ve durumun var olması, insanın ve insanlığın (toplum) bilincinin var olma ön koşuluna bağlı gerçekleşebildi.

Fetiş ve sanat eylemi, dolayısıyla insanı bu eyleme itekleyen gereksinim; ancak ve ancak tüm insanların canlı varlık olma niteliğinin sönmesiyle, dahası, insanı insan kılan ve insanlığa ait kültürün yaratıcısı olan insanlığa ait bilincin tümüyle silinmesi ile birlikte tamamen yok olacaktır. İnsan varsa, yalnızca ona ait olan fetiş ve sanat eylemi vardır.

Tüm insanların ölümü; canlı varlık oluştan cansız varlık oluşa geçişi, hemen o anda,   insan yaratısı olan somut nesnelerin, insanın ona verdiği formla var olma durumunu ortadan kaldırmayacaktır. Düşüncenin insanı ve doğayı değiştirici dönüştürücü ve yeniden biçimleyiciliği vasfı sona erdiğinde; insanın biçimlendirdiği tüm nesneler, doğanın değiştirici ve yıpratıcı kollarında, bir süre daha, insanın kendine verdiği niteliksel formu sürdürme olanağına sahip olacaktır. Doğanın değiştirici ve yıpratıcı gücüne karşı direnç gösterme koşulları sona erdiğinde, insanın ona sunduğu biçimsel form da, çözülecek, bozulacak ve obje yeniden “yeni” bir biçim alacaktır. O zaman büyük buluşma gerçekleşecek; insanın biçimleyerek doğadan ayrı kıldığı nesne, ait olduğu maddî bütüne eklenecektir. İnsan yaratısının sonucu olan nesnenin doğaya yabancılaşması sona erecek; Doğaya / maddeye anlam yükleyen ve onu yeniden biçimlendiren bilincin yarattığı, fetiş değere sahip olan ya da olmayan her tasavvur ve fikir de var olma olanağından yoksun kalacaktır. Doğa, hiçbir fikre ya da tasavvura ayrıcalık tanımayacak, düşünsel ve nesnel şeylerin tümüne, yok olma sürecinde tam anlamıyla eşit davranacaktır. Tüm insanların ölümü ve insanın fiziksel ve biyolojik varlığının cansız maddeye dönüşümü ile bilinç ve toplumsal bellek yok olacak ve dolayısıyla insan olma farklılığını insana kazandıran bilinci var eden beynin ölümü gerçekleştiği anda, düşünsel üretim de sona erecektir. İnsanın bilincinin ve bilincine dayalı eyleminin yok olması ile birlikte algılama, kavrama ve muhakeme etme yetisi ile düşünce üretimine ilişkin, tahayyül, tasarım, fikir ve bu eylemlerin ürünü olan fetiş şey de yaratılma olanağını yitirecektir. Her an, bireyin ölümüyle birlikte, tekil insan bilincinde var olma olanağını yitiren fetiş;  tüm insanlığın ölümüyle, insanlığın bilincinde ve toplumsal bellekte hayat bulma olanağını da yitirecek ve artık var olmayacaktır.

Fetiş Köleliğin Sanat İse Özgürlüğün Olanağıdır

1.

Fetişleştirme, bir objeye, “kendine ait olmayan değer” yükledi. Fetiş, aynı zamanda objenin bir simgesel vasfa bürünmesini sağladı. Dolayısıyla simgesel değere sahip olan şey, içerik olarak da bir fikrin tezahürüne ilişkin imgenin pratik ifadesi oldu. Fetişin imge yüklenimi, fetişin yaratılması sürecinin, sanat eserinin yaratım süreci ile ortaklaştığı nokta oldu. Fetiş obje ve değerin simülasyon pratiği, sanat içinde geçerli kılındı. Asıl olarak fetiş ve sanat insanı büyülü bir dünyaya sürükledi. Her iki olguda; olanı değil, olandan hareketle, olması istenilen, arzulanan ve bu doğrultuda idealize edilen şeyi insana sundu. Ancak bir farkla; sanat insanı, insana ilişkin olanla bağını koparmadan düş dünyasına götürürken; fetiş, insanı, insanın düşünsel dünyasında yarattığı ve ulaşması imkânsız olduğu ölçüde gerçek dışı olan ve bu nedenle kutsallaştırılan düş dünyasına sürükledi.  Sanat eseri gibi fetişte insan yaratısıydı. İnsan yaşamının imgesel iz düşümü sanata ve fetişe hayat verdi. Fetiş; fikrin ifadesi olarak yaratılan simgenin, somut olgunun soyutlanması olduğu gerçeğinin üzerini, maddî yaşamdan ve somut olgulardan göreceli özerk olma olanaklarına sahip olma durumunu kullanarak örttü.

Fetiş, var oluşunun maddî köklerini daha büyük ölçüde inkâr etmenin ifadesi oldu. Fetiş obje, bireysel olanın toplumsal olan uğruna feda edilmesi pratiğinin yaratısı olarak ideal fikrin üzerinde biçimlendi. Ki bu nedenle, fetiş değer uydurucuları, uydurdukları şeyin yaratılma kaynağının maddî olgulara dayandığını ve var olma gerekçesinden kopuş üzerine biçimlendiği gerçeğini inkâr etmenin yanı sıra; fetişin, sanatsal yaratıyla da bir ilgisi olmadığını önemle vurgulamak gereksinimi duydular. Hatta fetiş objenin, simgesel değere sahip olduğu anlamda, sanat eseriyle ilişkisinin kurulması nedeniyle; fetiş yaratıcıları, söz konusu bu yakın duruşun “olumsuz” (!) algılanışını engellemek amacıyla sanat eylemine küfür ettiler ve sanatın insanı insan kılan pratik olduğu gerçeğini inkâr ettiler. Metanın kutsal kılınması ve değişmez, mutlak olduğunun ilanı, insanın ilkel ve tapınıcı yanına tekabül etti. Metanın estetik kaygı ile düşünsel ya da maddî halde yeniden biçimlendirilmesi anlamına gelen sanat; insanın yaratıcılığını ortaya çıkaran bir pratik olduğu anlamda; insanın gelişkin yanına ilişkin bir eylem olarak gerçekleştirildi. Sanat eyleminin, insanı özgür kılan zeminin bir unsuru olma olanağına sahip olmasının aksine, fetiş; egemen sınıf iktidarının insanı köleleştiren iktisadî, ideolojik ve siyasî ilişki ve kurumlarına dayanak sağladı. Fetiş değer yüklenen nesne ve fikir, kölelerin, efendilik sistemine rıza göstermesinde etkin araç olarak rol üstlendi. İnsan tarafından yaratılan, ancak insana yabancılaşarak, insan üzerinde mutlak egemenlik kuran insanüstü güç tasavvuru ve fetiş, insanın özgürleşmesinin önünü tıkadı. Fetişin toplumsal etkisini kullanarak, kitlesel yaygınlık kurma amacıyla fetişten yararlanmak isteyen sanatçı; bilinç ürünü olduğunun reddi üzerinden hegemonya kuran fetişin köleleştirici girdabına kapıldı ve diyalektik değişimin özgürleştirici olanaklarını yitirdi.

Fetişin gücünden yararlanarak, sanat eyleminin ve bu eylem sonucunda gerçekleşen sanat eserinin toplumun büyük çoğunluğuna ulaşmasını; popüler olma aracı olarak kullanan sanatçıların, egemen sömürgeci sınıf ideolojisinin taşıyıcısı olması kaçınılmaz gerçekleşti. Dolayısıyla sanat eseri de fetiş obje gibi, egemen sınıfın hegemonyasının normal ve gerekli olduğuna ilişkin yargının ezilenler tarafından kabul edilmesi doğrultusunda, yüklendiği işlevi gerçekleştirdi. Sanatçı, sanat eylemini fetiş şeyin aracı haline getirdiği zaman, sanat faaliyetinin sınıf egemenliğinin ayakları altında sürünmesine yol açtı.

Fetiş değere övgüyü içeren sanat eserinin popüler olmasını, sanatçının yaratıcı gücünden daha çok, eserde egemen unsur olan fetiş değer sağladı. Ancak fetiş değere sırtını yaslayarak sanat eserini popüler kılan sanatçı, sanata yapabileceği en büyük kötülüğü yaptı; yaşamın sunduğu canlılığa son verecek biçimde, sanat eserinin damarlarını kesti. Fetiş ögenin gri egemenliği, estetik yaratıcılığın sunduğu canlılığı örttü. Fetişin sanat eserine kendi rengini vermesi; hiç gerçekleşmeyecek bir aşka, köleliğe, teslimiyete, avuntuya, yalnızlığa, yabancılaşmaya, vahşete ve cinayete övgünün anlatımı oldu. Bu eser, özgürlükten yoksun kalarak köleleşen, kendine ve doğaya yabancılaşarak kendini aşağılayacak denli aptallaştırılan mankafa bireyin zaaflarını, mahrumiyetini ve barbarlığını okşayarak ona haz verdi.

Toplumsal gerçekliğinin köle insana kazandırdığı bu haz; onun doğaya aykırı vasfı nedeniyle, en acınası ve sefil bir varlığa dönüşmesinin de göstergesi oldu.  Fetişe sığınma; sokakla ilişkisi dumura uğratılan ve meta haline dönüştürülerek; dört duvar arasında, yüzüne yalnızlığın rengi sürülen sanatı, gerçekliğin çoğaltıcı ve özgür kılıcı olgunluğundan ve olanağından mahrum bıraktı. Bu durum sanatçının doğallığa ve olgunluğa ulaşmasını sağlayacak olan özgürlüğüne ket vurdu. Sanatçının yaratma eylemini tetikleyen düşünsel özgürlüğü kısıtlandı. Fetiş melankoliydi (hastalıklı tutku), sanat ise aşk. Bilincini fetişin buyruğuna veren insan;  aşkın özgür kılıcı eyleminden uzak kaldı.

2.

Bazı ideologların ya da sanatçıların, sanat faaliyetinin yalnızca “bazı insanlara özel” yetenek olduğu ve sanatsal yaratım eyleminin, tüm insanlar tarafından gerçekleştirilmesi olanaksız bir eylem olduğu iddiaları; sanatçının, emekçi çoğunluktan daha üst konumda yer alan elit insan olduğuna ilişkin ön yargıyı doğurdu ve besledi. Sanatçıyı idol ve sanat eserini de fetiş derekesine çıkarmak doğrultusunda öne sürülen sav, bazı sanatçılar tarafından kabul edildi. Aslında bu yaklaşımın, sanatı yücelttiği kanısı oluşsa da, fetiş değer kazandırılması istemi; insanı insan kılan sanatın özgün vasfını yitirmesinin yolunu açtı. Fetiş değer kazandırma çabası, sanat eserinin metalaştırılmasının ve dolayısıyla sanatı kısırlaştırmanın aracı oldu. Fetiş konumuna yükselmesi, sanat eserinin, insanın estetik haz ihtiyacını karşılama niteliğinden kopmasını sağladı. Sanat eserine fetiş değer kazandırma süreci, aynı zamanda, sanatçının, eserini insan için yaratma özgürlüğünü kaybetmesi süreci oldu.

Sanat, sanat içindir” sözü, sanatın, insanın (toplumun) estetik gereksinimini karşılama istencine sıkı sıkıya bağlı doğduğu gerçeğinden uzaklaşarak; sanatı fetiş kılmak ve diğer yandan sanatı, fetiş şeylerin hizmetine sokmak eyleminin ifadesi olarak sanatçıların diline yapıştı. Bu kavram asıl olarak “Sanat; şöhret ve para içindir”, “sanat, sanatçının toplumsal statü kazanma aracıdır”  tanımlamasını ifade etti. Kuşkusuz bazı dönemlerde yoğun bir biçimde sanatçı, eserini fetiş değer eksenine oturtarak yaratmış olmasına ve eserini fetiş obje kılma çabasına karşın; fetiş değeri konu edinen eser, hiçbir zaman fetiş değer kazanamadı. Ancak fetiş ile etkileşim içerisinde olan ve egemen sınıfın hizmetine giren sanat faaliyeti ve eseri, fetişin egemenliğini arkasına aldı. Fetiş, insanın düşlerine ve fikrine egemen olmakla kalmadı, sanatçının yaşamsal pratiğinin hemen her anında egemen figür olarak davranışını biçimledi. Sanatçının fikrinin ve düşlerinin egemeni olarak fetiş, yaratım sürecinin seyrini de etkiledi ve eserin biçimleyicisi olarak rol oynadı. Sanatçının bilincine ve yaratım eylemine ipotek koyan fetiş; onun boynuna bağladığı ipin uzunluğu ve kendi hareketliliğinin sınırları içerisinde oynayan köpek durumuna düşürecek ölçüde sanatçıyı esaret altına aldı.

Bireyin girişimci gücünün tarihi yarattığına ilişkin fikrin egemen olduğu toplumlarda, bu yargının açtığı yoldan yürünerek sanatçı da kutsandı. Sanat eserinin fetiş obje tahtına çıkarılmamasına karşın, sanatçı ilahlaştırıldı.  Kapitalist pazarda eserin değerini artırıcı ve sermaye sahibinin cebini şişirici faktör olması sanatçının idol olmasının önünü açtı. Sanatçının fetişleştirilmesi (ilahlaştırma) bireysel yaratım özgürlüğünün önünde duran en tehlikeli handikap oldu. İdol (İlah) olmak, mülkiyet ilişkilerinin sanatçıya kazandırdığı, kaprisi, harisliği, ihtirası ve aczi yok edemedi. Toplumun önemli bir kesiminin tapınma ihtiyacını karşılayan, idol olma konumu; sanatçının boyun eğici, zaaflı, tapınıcı ve idol kimliğinin arkasında kalan insan vasfına yabancılaşan, yalnızlaşan, sefil yanının üzerini örttü. Ancak örtünün altındaki giz, idole ayandı ve onu dehşete düşürecek ve acı verecek denli gerçekti. Hayatın her anında idol, halkın kendine biçtiği sanal değer ile bu değere denk düşmeyen kişiliği arasındaki uçurumla yüz yüze kaldı. Gerçeğin neden olduğu korku ve endişe ile idol, siyasî, iktisadî ve ideolojik erk sahiplerinin ve tanrının koruyucu kollarına benliğini teslim etti. Diğer yandan, sanatçıların bir çoğu da, idol olmanın üzerini örttüğü gerçeklik karşısında, bilincini sarsan ağrıları dindirmek için, fikri ve maddî uyuşturucunun ona sunduğu düşsel aleme sığındı.

Kapitalist sistem insan öğütücüdür ve idoller de bu öğütmeden muaf tutulmadı. Her nesneyi ve değeri tüketilmeğe endeksleyen kapitalizm için, kendi yarattığı idollerde tüketim eyleminin nesnesi oldu. Kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı dürtüyle tüketim nesnelerine iştahla ile saldıran toplumlarda; İdoller de kapitalist tüketimin nesnesi olarak değer yitirdiğinde toplumun gözünden düştü ve yere düşen idol, “yeni” yaratılan idollere sitemle ve acıyla bakarken, halkın değer bilmezliğine kızgınlıkla küfür etti. Bu koşullarda sanatçı yabancılaştığı insan kimliğine de sarılamadı ve kalan ömrünü “idol eskisi” olmanın verdiği acı ve kahırla sürünerek geçirdi. İdol eskisi bireylerin bir kısmı; Sermaye sahibinin iflas ettiğinde başvurduğu yola yöneldi. Fetiş değerini borçlu olduğu halkın tapınıcı ilgisi sona erdiğinde, idol kimliğine sahip olma olanağını ve gerekçesini yitiren sanatçı intihar etti.  Ancak, yıldızı söndükten sonra, meta üreticisi olarak pazarda yeniden kendine yer bulabilen sanatçının; ölümünden önce ya da sonra “itibarı iade” edildi ve sermaye sahiplerinin cebine para akışı sağlayan yıldız, yeniden parlama olanağına kavuştu. İdolü bekleyen trajik son, göz önünde gerçekleşmesine rağmen, İdol olmanın, tahrik edici ve “ruhu teslim alıcı”  cazibesine kapılan sanatçı, tapınan olma dürtüsünün, bilincini kamçılamasına tüm benliği ile razı oldu.

Diğer yandan sözde “sosyalist”, “toplumcu”, “halkçı” sanatçıların önemli bir kısmı, azınlığın idolü oldu. Ancak idol kimliğinin egemenliği, bireysel bilincini esir aldığı andan itibaren sözde “sosyalist” sanatçıyı, azınlığın beğenisi tatmin etmedi. Toplumun çoğunluğunun idolü olmayı arzulayan bu sanatçılar, belli bir azınlığın “idolü” olmasına ve pazarda değer kazanma olasılığının artmasına bağlı olarak; “özgürlükçülüğün de” alınıp satılabileceğine inanan kapitalist pazar oyuncularının ilgisini çektikleri zaman, burjuva sistemin hizmetine girdiler. Bu “toplumcu” baylar, hizmetleri karşılığında çoğunluğun idolü mertebesine çıktıklarında; onların da yazgısı, burjuva idollerin yazgısına benzedi.

İdol olmak arzusuyla yanıp tutuşan bu baylar, halkın sırtından sağladıkları birikimi yanlarına alarak burjuva cephesine iltihak ettiler. Bu ilk intihar eylemi, sanatçının birey kimliğine yabancılaşmasının ilk adımı oldu. Halkın “özgürlükçü” idolü olmaktan büyük haz alarak, pazarda geçerli meta olmanın olumlu ve olumsuz getirisine itiraz etmeksizin, kapitalist sistemin gidiş yönünü belirlediği yazgıyı kabul eden sözde “sosyalist”, toplumcu, halkçı sanatçıların da, burjuva sanatçılarla aynı yolu izlemeleri şaşırtıcı olmadı. Ama bir farkla, burjuva ideolojisinin etkisi altında yürüyen bu sanatçılar, “toplumculuk” iddiasından da vazgeçmediler. Çünkü kapitalist pazar sahipleri, onların “toplumcu”, “halkçı” misyonuyla ilgilendi ve onlar, bu misyonları nedeniyle alıcı buldukları ölçüde arenanın gözdesi olarak kaldılar. İkiyüzlülük onların bilincini çürüttü ve iki arada bir derede olmanın yarattığı “kimlik bunalımını” yaşamaları kaçınılmaz oldu. En aklı başında insan dahi, şöhret olma ihtirasına kapıldığı andan itibaren budalaca davranmaktan kurtulamadı.

Diğer yandan, idol olmaksızın eserini yaratan sanatçının, insan kimliğine yabancılaşması en az düzeyde kaldığı ve ayakları yerden kesilmediği ölçüde, yazgısı idolün yazgısına benzemedi.

3.

Tüm fetiş değer kazandırma çabalarına rağmen, insanın düş yeteneğinin ürünü olarak ortaya çıkan sanat eseri, insan pratiğinin somut ögesi olarak kaldı. Sanat faaliyeti, insan pratiğinin egemeni değil, toplumsal ilişkilerin bir ögesi oldu. Bu nedenle sanat, bazı durumlarda, sınıfsal erkin hizmetine girse de; buna rağmen, genel olarak, fetişleştirme eyleminin köleleştirici niteliğinin aksine, sanat eylemi, insanın özgürleşmesi olanağını içerdi. Bu niteliğini kullanarak, egemen sınıf hegemonyasının etki alanından çıkan ve fetişin insanı yabancılaştırıcı eylemiyle ilişkisini koparan sanatçı, yeryüzüne ayaklarını basarak, maddî yaşamdan bağını koparmadan, insani imgeyi eserine içkin kılarak, düş gücüne bağlı yaratısının toplumsal yaşamla can bağını inkâr etmeden, toplumsal ilişkiler düzlemindeki yerini aldı.

Toplumsal yaşam, her süreçte fetiş şeyin sömüren ve ezen sınıfların egemenlik aracı olduğu gerçeğini açığa çıkardı. Açığa çıkan her olguyu, bilimsel yaklaşımla anlaşılır ve kavranabilir kılarak, ezilen yığınların fetişlere karşı duruşu bilinçli eylemlilik noktasına getirildiği zaman, fetiş şeyin, hak ettiği yere, tarihin “itibarını yitirmiş fikirler mahzenine” gönderilmesine katkı sağlanacaktır. O zaman, tahrip gücü yüksek fetişin;  insanlığı nasıl baskı altında tuttuğu, kötümser kıldığı, yaratıcılığını körelttiği, insanı insana düşman ettiği, yıkımlara ve sefalete sürüklediği çok daha net görülecektir. (Babür Pınar)

http://www.sanatcephesi.org/SC/170/fetis_ve_sanat_tasavvurun_arkasindaki_gercegi_gormek_/

You may also like...

1 Response

  1. Saye dedi ki:

    çok yararlı ve keyifli bir yazı, teşekkürler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir