“Mademki Kitap Açıktır, Öyleyse Neden Kitap Yazıyorsunuz, Neden Anlatıyorsunuz!?” Söylemi

Farkın farkına varamamak, ya iyiniyetten yoksunluğun, ya da zihinsel körlüğün bir sonucu olmalı…  Hurafe, dine “din” diye yamanan her şeydir. Din adına hakkı anlatmak veya yazmak, tortuları ve hurafeleri temizlemek içindir. Zaten yapılan da budur. Eğer kitap kendi kendisini anlatsaydı, onu anlatmak da gereksiz olurdu.

“Madem ki kitap açık, neden kitap yazıyorsunuz” söylemi, farklı amaçlara hizmet etmektedir. Öncelikle kitap okumak için okumayı bilmek gerekir. Okuduğunu anlamak için çok daha fazlası…

İnsanlar, çeşitli nedenlerle kitap okumazlar. Pek çok insan yaşı, işi veya içinde bulunduğu koşullar gereği, okuduğunu doğru anlamayabilir. Oysa kitap; ahlaki ve hukuki değerler, edebi ve sosyal içerik açısından bütünsel ve güçlü, ayrıca insanı, her seviyenin faydalanabileceği düzeyde değerlerle donatan bir özelliğe sahiptir. Hayata yabancı biri, böyle bir metni doğru anlamayabilir. Sosyal hayata yabancı, hukuki değerlere yabancı, mantığa ve söze değer vermeyen biri, elbette herhangi bir metni yorumlamakta zorlanır. Kitabın muhatabı rüştünü ispatlamış veya ispatlamaya hazır olan insandır.

Eğitim de böyle değil midir? Eğitim, bireyi sonradan maruz kaldığı sorunlu söylem ve eylemlerden, kirlerden, paslardan, islerden, asit ve kurum yağmurlarından korumak, onu koruyucu bilgiyle donatmaktır.

Yeri gelmişken Kur’an-ı Kerim, genellikle kendisini “Kitap” olarak takdim eder. Genel olarak ilahi kitapların üç yönü bulunmaktadır:

1 – İlahi kitabın kâğıt üzerindeki ontolojik (fiziksel varlığı) yönü Mushaf olarak adlandırılmaktadır. Türkçede buna Kitap da diyoruz.

Geleneksel inananlara göre Kitap, ontolojik olarak kutsiyete sahiptir. Mushaf’ın her sayfasına dokunmak, onu evinde bulundurmak, üzerinde taşımak, bu kutsiyetle içiçe olmaktır.

2 – Kitab’ın bir de epistemolojik (bilgi içerikli) yönü söz konusudur.

Kur’an, bilgi içeriklidir; muska veya büyü malzemesi değildir. İçeriğindeki bilgiye katılırsınız veya katılmazsınız, ama ondaki bilgi içeriğini yok sayamazsınız.

İnsanlar, Kur’an’ın içeriğinin doğruluğuna ister inansın, isterse inanmasın, ortada ciddi bir metin vardır. Bu metin, anlam yüklüdür ve onun bir amacı vardır. Her metinde olduğu gibi Kur’an’daki ana düşünceyi doğru tespit etmeden, onu doğru anladığımızı iddia edemeyiz. Ana düşünceyi de ikiye ayırmak gerekir:

a) Genel ana düşünce (Genel İlkeler)

b) Konusal ana düşünce (Başlangıç Hükümleri)

Dikkatli okunursa ondaki genel ana düşüncenin, kula kulluk etmemek, hiçbir şeyi ve hiç kimseyi putlaştırmamak (şirk) olduğu görülür.

Konusal ana düşünceyi ise, Medeni Hukuk’ta olduğu gibi, her konunun Başlangıç Hükümleri’ni tespit ederek öğrenebiliriz. Örneğin, salat (dayanışma + namaz), oruç, zekat, hac, evlilik, boşanma, borç, vasiyet, miras, insan ilişkileri, yabancılarla ilişkiler (devletlerarası hukuk), savaş, kısıtlanan yiyecek ve içecekler, ahlakdışı ve dindışı görülen düşünce ve inançlar, söylem ve eylemler… Bu başlıklarla ilgili Kur’an’da genel çerçeve çizilmiştir. Uygulama örneklerinde ise, dönemin ve bölgenin konjonktürel şartları dikkate alınmıştır. Ama her konudaki ana düşünce, o başlığın Başlangıç Hükümleri’dir.

Kitap’taki herhangi bir bilgiyi, Genel İlkeler’i ve Başlangıç Hükümleri’ni es geçerek yorumlayamayız. Aksi takdirde bu okuma, rasyonel ve bilimsel yöntemle okuma olmaz. “Kur’an’ı anlamak bana düşmez. Ben ne anlarım! Bana mı kaldı onu anlamak! Nice Müslüman alim veya ateist/deist bilgin okumuş, ben onların eserlerini okurum. Ben onlardan daha mı iyi anlayacağım!?” sözlerinin ne rasyonel, ne ahlaki, ne dinsel, ne de bilimsel bir temeli bulunmuyor.

Evet, Kur’an’ın içeriğinin doğruluğuna inandığını iddia ediyorsan, bunu yapmalısın. Kur’an’ın içeriğinin doğruluğunu reddediyorsan da bunu yapmalısın. Aksi takdirde, Kur’an’ın akılsızlıkla ve ata kültüyle suçladığı kategoride yer alabilirsin. (Bkz. Bakara, 2/170; Maide, 5/104; Lukman, 31/21; Zuhruf, 43/21-23) İşte bu ayetlerden biri:

«Onlara (yalan ve yanlışta ısrar edenlere), “Allah’ın indirdiğini (Kur’an’ı) izleyin!” denildiğinde, “Hayır, biz, atalarımızı (babalarımızı/büyüklerimizi) üzerinde bulduğumuz şeye (geleneksel sözlere ve uygulamalara, alışkanlıklara, düşüncelere ve inançlara) uyarız!” derler. Peki ya, ataları (babaları/büyükleri) akıllarını kullanmadı ve gerçeği göremediyse (doğruyu bulamadıysa da mı onlara uyacaklar)?» (Bakara,  2/170)

Kur’an’ın en öncelikli özelliği, onun bilgi içermesidir. Nitekim o, kendisini bilgi (ilim) olarak tanıtır. Kur’an’ın, yolcu kılavuzu/rehberi (huda) olarak tanıtılması da, bilgi içeriğiyle ilgilidir. Bilgi olmadan rehberlik ve kılavuzluk olmaz. Onun aydınlatıcı (nûr), motive edici (rûh), sıkıntılara çözüm (şifa), kurtuluş rehberi (rahmet), ayrım gücü (furkan), söz (kelam), açık beyan (beyân/mubîn), nasihat (mev’iza), gündem (zikr), hak ve hukuk aracı (hak) gibi özellikleri de, bilgi içeriğiyle ilgilidir. Çünkü Kur’an’ın indiriliş amacı olan ihtilafların hak ve adaletle çözümü, ancak bilgiyle mümkündür.

Durum böyleyken, ne var ki Kur’an’ın ve diğer ilahi kitapların epistemolojik (sistematik bilgi) yönü, ya görmezden gelinmekte, ya perdelenmekte, ya da buharlaştırılmaktadır. Din bilginleri, onun hukuki ve edebi yönünü öne çıkarsa da, bu durum, onun bilgi içeriğiyle pek ilişkilendirilmemektedir.

Kur’an’ı objektif ve önyargısız okuma, onun bilgi içeriğinin çeşitli açılardan sınıflandırmasını gerektirmektedir. Epistemolojinin bir gereği olarak bilginin kendisi, kapsamı, kaynağı, gerekçelendirilmesi ve doğruluğu incelenmelidir. Konu hukuk ise, genel hukuk metodolojisi; düşünce ve inanç ise felsefi düşüncenin ve mantığın genel ilkeleri; metinsel bağlam ise, genel edebî metinleri çözümleme metodolojisi; sosyoloji, psikoloji, tarih, siyaset ise, ilgili dalların genel metodolojisi işletilmelidir.

Diğer taraftan Kur’an, sık sık yüzümüzü ve gözümüzü topluma ve doğaya çevirmemizi ister. Toplumun ve doğanın işleyişi konusunu doğru okumamızı ve bu okuyuşu dikkate almamızı önerir.

De ki: “Yeryüzünde araştırma gezisi yapın da tasarımla varlıkların oluşumunun (yaratılışın) nasıl başladığını gözlemleyin (nazar)…” (Ankebut, 29/20)

Bir kitap ki içinde, “yaratma olgusunun nasıl başladığının araştırılması” buyruğu yer alacak, ama mensupları bu mesaja kör ve sağır kalacak, olacak şey mi!?

Bu Kitab’a inandığını iddia edenlerin, bu buyruğun gereğini yapmak yerine, bu buyrukla uyumlu çalışmalara soğuk ve mesafeli davranmaları, büyük bir tutarsızlık değil mi!?

«Öyleyse insan, neyden tasarımla oluşturulduğunu (yaratılışı) durup incelesin!» Tarık, 86/5

«Gözlemle ki onların kimini kimine göre nasıl ekstra özellik ve imkânlar lütfettik. » İsra, 17/21

“Allah, bir topluma verdiği imkânları ve fırsatları (nimeti), onlar kendilerindeki bu nimete (imkan, fırsat ve kaynaklara) erişme sebebini değiştirmedikçe değiştirecek değildir…” (Enfal, 8/53)

Çevresel sorunlardan da insan sorumludur:

“İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri sonucunda karada ve denizde (ekolojik) çürüme ve bozulma ortaya çıktı. Bu şekilde (Allah), belki (hakka) dönerler diye yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını onlara tattırmaktadır.” (Rum, 30/41)

“Deveye bakmıyorlar (nazar) mı, nasıl tasarımla yaratılmıştır!” “Gökyüzüne bakmıyorlar (nazar) mı, nasıl yükseltilmiştir!”Dağlara bakmıyorlar (nazar) mı, nasıl dikilmiştir!” *“Yeryüzüne bakmıyorlar (nazar) mı, nasıl yayılmıştır!” (Ğaşiye, 88/17-20)

Burada bakılması, incelenmesi gereken yalnızca deve değil, tüm hayvanlardır. Kur’an’ın indiği toplumda deve, daha iyi bilindiği için, örnek, o hayvan üzerinden verilmiştir. Bilindiği gibi örnekler, konunun daha iyi kavranması veya pekişmesi için, muhatabın bildiği yerel ve bölgesel alandan verilir. Demek ki hayvanlar, gökyüzü, dağlar ve yeryüzü hakkındaki bilgiyi Kur’an’dan değil, doğrudan o varlıkları inceleyerek öğrenmemiz istenmektedir. Konuyla ilgili birkaç örnek daha verilecek olursa; diğer ayetlerde, insanın hangi şeyden tasarımla yaratıldığını (Tarık, 86/5), gıda maddelerini (Abese, 29/24), tasarımla yaratmanın ve hayatın/canlılığın nasıl başladığını (Ankebût, 29/20; Rum, 30/50), gökyüzünün nasıl kurulup süslendiğini (Kaf, 50/6), yıldızları (En’âm, 6/97), bitkisel ürünleri (En’âm, 6/99), Kur’an’dan değil, doğrudan o varlıklar üzerinde gözlem yaparak incelememiz istenmiştir.

3 – İlahi kitapların etik (ahlaki davranışlar) yönü:

İlahi kitapların gönderilme amacı, insanların çeşitli konularda içine düştükleri derin ihtilafları (anlaşmazlık, kavga, çatışma ve savaşları) hak ve adaletle çözmektir. Aksi takdirde tarih boyunca da, günümüzde de, bir sorun veya ihtilaf çıkınca, güçlü tarafın arzusu gerçekleşmekte, zayıf taraf haksızlığa uğramakta, mağdur olmaktadır.

«İnsanlık (başlangıçta) tek bir toplumdu. (Onlar, ihtilafa düşünce) Allah, nebileri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak görevlendirdi. İnsanlar arasında, hakkında ihtilafa (anlaşmazlığa) düştükleri konularda hakkaniyete göre hükmetsin diye onlarla birlikte ilahi kitap indirdi.» Bakara, 2/213

Evet asıl amaç budur. İlahi dinin ana omurgası, hak ve adaleti gerçekleştirmektir. Ahlak, ancak hak ve adaletin gerçekleşmesiyle mümkün olur. Ahlakı, hak ve adaletten soyutlamak, onun hukuki alt yapısını ortadan kaldırıp, dini kabile kültürüne indirgemek olur

İlahi kitabın varoluşunun asli gerekçesi olan ahlaki yönü, onun ikinci yönü olan epistemolojik yönünden bağımsız değildir. Davranışlar, onun verdiği bilgi içeriği üzerine kuruludur. Bilgi temeli yanlış anlaşılırsa, davranışları yöneten ve yönlendiren mekanizma da yanlış olacaktır. Çünkü Kur’an’ın temeli, (doğru) bilgi üzere kuruludur.

Kur’an’da verilen bilgi yanlış anlaşılınca, ana düşünce (genel ilkeler ve başlangıç hükümleri) dikkate almadan yanlış yorumlanınca, ortaya çıkan uygulamalar, Allah’ın dini olarak nitelenemez, nitelense bile, bundan Allah ve kitap sorumlu olamaz. Meryem isimli bir anneden dünyaya gelen İsa’ya, elçilik görevinden sonra tanrılık atfedilmesinden ve bu doğrultudaki uygulamalardan Allah sorumlu olabilir mi?

Evet, önyargısız ve iyiniyetli Kur’an okuyan ve dinleyen herkes, kendi bilinç ve birikimine göre elbette ondan faydalanacaktır. Ama hayatın bütünüyle ilgili konuşan bir kitaptan, bu bütüne ait parçalarla bağınız, ilişkiniz, arayışınız ve çabanız olduğu oranda, ancak yararlanabilirsiniz.

“Mademki Kur’an açık, öyleyse kimse kimseye bir şey anlatmasın, bir şeyler yazmasın” söyleminde, ya iyiniyet sorunu ya da bilinç körlüğü söz konusudur.

İyiniyetli insan, eleştiri konusu her neyse, onun yalnızca hatalı yönlerini dile getirir, yoksa silip süpürmez; taşla kuşu, çamurla hamuru eşitlemez. Ayrıca böyle sloganlarla hakkı perdelemek, kimseye bir şey kazandırmaz.

 

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.