Batı’da Cadı (cazi) Avı veya Kadın Düşmanlığı

GİRİŞ

Hurafe ve batıl inançların hayata egemen olması, dinin yanlış anlaşılması ve yorumlanmasına zemin hazırlamıştır. Bu yorumlama, binlerce ve hatta milyonlarca (yaklaşık 1 milyonla 8 milyon arası) güçsüz ve zayıf insanın hayatına mal olmuş; onlar, en acımasız işkencelerle yakılarak öldürülmüşlerdir. Batı’da bu yolla öldürülenlerin % 90’ı kadın idi.

1200’lü yıllardan 1750’lere kadar, yaklaşık 600 yıl boyunca Batı’daki bu insanlıkdışı uygulamaların en güçlü referansı, Kilise ve onların ürettiği kaynaklar olmuştur.

Yaratıcının ‘din’ gönderme gerekçesi; ezilenlerin, horlananların, hakları gaspedilenlerin haklarını korumak, hak ve adalete dayalı bir yaşam sağlamaktı (Bkz. 2/213; 16/64); ne var ki öldürmeyi, zulmetmeyi, hakları gaspetmeyi meşru göstererek dinin sömürü ve istismar aracına dönüştürülmesi, yine ona inandığını iddia edenlerin aracılığıyla olmuştur.

Bilinmelidir ki hak ve adalet üzerine bina edilen ilahi din, ayrı bir dindir; hurafe ve batıl inançlar üzerine kurulan din, ayrı bir dindir. Birisi indirilmiş, olgunluğunu kanıtlamış bir dindir (sistemdir); diğeri, hak ve adalet karşıtları tarafından üretilmiş, uydurulmuş bir dindir (sistemdir). Birisi güven ve huzur veren bir dindir; diğeri korkular üreten ve insanı huzursuz eden bir dindir.

Dünyada en büyük kadın düşmanlığı, Batı’da meydana gelmiştir. Hem de en acımasız biçimde, hem de milyonları bulan sayıda…

 

CADI AVCILIĞI NEDİR?

Tarihte kadınlara uygulanan en acımasız şiddetin ve vahşetin bir örneği cadı avcılığıdır. İlk başta sadece kadınlara yönelik olan bu saldırı, daha sonra erkekleri ve çocukları da hedef almıştır. Ruhban sınıfı tarafından toplumu kötülükten arındırma amacıyla başlatılmış olsa da, din adamlarının cinsel yaşamdan ve kadından uzak olmalarının baskısı altında yaratılan cadı imajı, bastırılmış cinsel fantezi ile birleştiğinde, öfke, nefret ve kin kadınların işkence ile öldürülmelerine kadar gitmiştir. Ebe ve şifacı kadınların arasında aktarılan bilgi birikimi de yakılan kadınlarla birlikte kül olmuştur. 1300’lü görülmeye başlayan ve 1450- 1750 yıllarında en hararetli dönemini yaşayan cadı avı ve avcılığı iktidar sahiplerinin temelinde zehir, büyü ve büyücüden duydukları korkudan da kaynaklandığı söylemek gerekir.

Kadının, “düşman”, “kötü” ve “yok edilmesi gereken” olarak ötekileştirilmesi ve kadına yönelik, uygulanan şiddet dolu yöntemler daha sonra Yahudilere veya farklı etnik ve dini gruplara da aynı şekilde yaklaşılmasına zemin hazırlanmıştır.

İnsanlık ve kadın tarihinin en kara sayfalarının sorumlusu Katolik Kilisesi mahkemeleri, bilinen adıyla Engizisyondur. Akıl dışı gerekçeleri ve insanlık dışı sorgu yöntemleriyle, bu “kutsal” kurul, 12. yüzyıldan başlayarak altı yüzyıl boyunca, milyonlarca insana “din ve devlet inançları/ilkeleri” adına kıyım uygulamıştır. 1990’larda araştırmacılara/kısmen açılan arşivler, Ortaçağ, İspanyol ve Roma engizisyonları dönemlerinde, yaklaşık bir milyon kadının cadılık suçlamasıyla öldürüldüğünü kanıtlamaktadır. Engizisyonun Dominiken rahipleri, özellikle farklı, bilgili ve dişil kadınları, önce cadı olduklarına, sonra cadılığın ölümcül suç olduğuna ve bunun savunması olmadığına karar vererek yok etmiştir.

 

CADI DİYE SUÇLANAN İNSANLARA HANGİ YILLARDA KIYIM UYGULANDI?

Tarih 1204; Ortaçağ Engizisyonunun cadı avcılığını yasallaştırmasıyla tam bir karanlık çağ başlamıştır. Roma Katolik Kilisesi yayılmacı sömürgecilikle birlikte cadılık paranoyasını da dünyaya yaymaya başlamış, 1346–1352 yılları arası, Avrupa’da, nüfusun dörtte birinin öldüğü vebanın da cadılıkla ilişkisi kurulmuştur.

“Cadı avcılığı” ya da “cadıların yok edilmelerine” yönelik olayların, aslında Yeniçağa (1450-1750) geçişte en yoğun biçimde gerçekleşmiştir.

Kara veba, kara kedi ve kadınlar! Pagan Roma ile Hristiyan Roma arasındaki savaşın, kedilere ilişkin ürkünç bir boyutu vardır: Roma’ya Mısır’dan getirilen ilk kediler, Mısır’ın “kutsal” kedileri, Pagancılığın her şeyine karşı olan Katolik kilise tarafından sapkınlık simgesi sayılmış, kedilerin yok edilmesiyle hızlanan veba salgınından da yine kediler ve kedi besleyen kadınlar sorumlu tutulmuştur. Günümüzde, Hıristiyan kültürünün Cadılar Bayramı kutlamalarında, kara kediler cadıların arkadaşı sayılmaya devam etmektedir.

Bütün bu olayların olup bittiği yüzyıl, Leonardo Da Vinci’nin uçma denemeleri tasarladığı, aynı zamanda Papa’nın cadı kadınların geceleri uçtuğunu söylediği bir çağdır!

Cadı avlarının gerçekleştiği bu zamanda Amerika keşfedilmiş, Descartes, Bacon, Galilei yaşamıştır.

CADI AVCILIĞINDA HEDEF KİTLE

Cadı avının başlangıcında çoğunlukla kimsesiz ve fiziksel engelli yaşlı kadınlardan seçilmiş, daha sonra ise 16 yüzyılın ilk yarısından itibaren cadı profili değişime uğramış ve şeytan ile işbirliği yapan büyücü cadıya dönüşmüştür

Avrupalı erkekler, ruhban sınıfına ait din adamları, kendi yarattıkları hayale inanarak ve cadıların varlığını kanıtlamaya ve onları düşmana dönüştürerek yok etmeye çalışırlar.

En kötüsü ise, kendi yarattıkları cadıdan korkup, yaşayan gerçek kadınları yakıp öldürmüş olmalarıdır. Kadınların yakalanmalarına, sorgulanıp işkence görmelerine ve sonunda öldürülmelerine neden olan kişiler, cadı avcıları, aslında iyilik yaptıklarını ve masum insanları koruduklarına inanıyorlardı.

Cinsiyet ayrımı, yaş aralığı ve sosyal yapı gibi diğer faktörler hem bölgesel olarak hem de kronolojik olarak büyük farklılıklar gösterir. Cadı avına uğrayan erkek sayısı oldukça azdır. 1590 yılında yapılan ilk büyük cadı avı sırasında kadınların oranı % 90 olarak tespit edilmiş ve 1680 yılında güney Almanya’da yürütülen son mahkemede yargılanan hükümlülerin % 30’u kadın bunların neredeyse % 70’inin 22 yaşından daha genç olduğu kayıtlara geçmiştir. Bu zavallı kadınlar tek bir asılsız ihbar ile tutuklanıp, suçsuz olmalarına rağmen işkence ile konuşturularak alanlarda yakılmışlardır.

Başlarda ebeler, şifacı kadınlar hedef olarak seçilmiştir. Hekimlerin bulunmadığı köylerde şifa dağıtmaya çalışan, bitkilerin gizemine vâkıf, her şeyden önemlisi kadınlara doğum yaptıran, hastaları bitkilerle tedavi edebilen, geceleri sihirli sözlerle ormandan bitki ve kökleri toplayan kadınlara uzun süre saygı duyulmuş, ama onlardan uzak durulmaya da çalışılmıştır.

İngilizce “witch” kelimesi, aslında akıllı kadın anlamına gelir ve şifacı kadınlar, bitkisel tedavilerde usta kadınlar olup Avrupa halkı arasında bitkilerin tedavi edici etkisini kullanan ilk doktorlardır.

Ava gidenin avlanması gibi, cadı avcılarının da cadılıkla suçlandıkları yargılamalar söz konusudur. Bir örnek, 16. ve 17. yüzyıl İtalya’sından, Benandanti tarikatıdır. Bu tarikatın üyeleri, yılda dört kez hasadın verimli olması için cadılarla savaşmaya gitmektedirler. Engizisyon yargıçları bu törenlerde Sabbat’ın bir yankısını görürler ve on yıllar süren baskılarla Benandanti üyelerinden cadı oldukları itirafını alırlar.

 

CADI AVCILIĞINDA YAKILARAK ÖLDÜRÜLEN İNSAN SAYISI

16.-17. yüzyıllarda, Avrupa’da cadılık ve büyücülükle suçlanarak, hapse atılan ya da öldürülen insan sayısının ikiyüz bin ile dokuz milyon arasında değiştiği, bu sayının tamamına yakınının kadın olduğu ve bu kadınların mülklerine el konduğu biliniyor.

Başka kaynaklara göre, net bir rakam verilmemekle birlikte kurbanların takribi yüz bin ile bir milyon arası (çoğunluğu kadın olmak üzere) değişmektedir. Tarihçiler neredeyse her köyde bir yakılma alanının kurulduğuna dikkat çekmektedir.

Almanya’da diğer ülkelerden daha fazla yakma alanları vardır. Almanya’daki cadı sayısının fazlalığı iki kaynaktan beslenmektedir. Birincisi bilgisizlik, ikincisi halkın arasındaki batıl inançtır. Sayısız cadıların var olduğu inancının diğer kaynağı ise halkın haset ve kıskançlığıdır.

Cadı avı, Hıristiyanlığın hâkim olduğu yerlerde, özellikle Roma-Katolik Kilisesi’nin egemen olduğu bölgelerde oluşmuş, buna göre de ne tek bir millet ne de tek bir sınır ile kısıtlanmıştır.

İskoçya’da 16.-17. yy’da, 3500 kadın ve çocuk kara kedi sahibi olmak, büyü yapmak vb. iddialarla yakılarak öldürülmüştür.

Afrika’daki Hıristiyan topluluklarda (Kiptiler, Habeşler), Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Hıristiyanlarda (Maruniler, Ermeniler), Yunan-Ortodoks Kilisesi’nin hâkim olduğu Hıristiyan bölgelerde cadı avcılığı yapıldığına dair herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır.

Balkanlarda cadılık olayları yaşanmış olmasına karşın Osmanlı tarihinde cadılık folklor konusu olmaktan öteye geçmemiş, dini ve hukuki bir kapsam kazanmamıştır.

 

CADI AVINA NEDEN OLAN KAYNAKLAR

İspanyol Engizisyonu sırasında, 1489’da, iki Dominiken keşiş; Heinrich Institoris (1430-1505) ve Jakob Sprenger (1436-1495), Papa’nın emriyle, “Malleus Maleficarum” (Cadı Çekici) adlı bir kitap yazarak büyücülüğün sadece kadınlara ait bir sapkınlık/suç olduğunu, çünkü kadınların (erkeklerden) daha kötü ve melankoliye yatkın olduklarını ilan etmişlerdir. Bu kötülüğün belirtileri olarak da sol omuzda şeytan işareti, bir hayvan resmi ve uzun kızıl saçlar cadılık imleri olarak gösterilmiştir. Kadınların kafasına indirilmek üzere hazırlanan bu “çekiç” kısa zamanda cadı avcılarının el kitabı haline gelmiştir. Bu kitap,  cadı olan kadınların nasıl tespit edileceğine ve sorgulamanın nasıl yapılması gerektiğine dair bilgiler içerir.

Kitap, İncil ve Tevrat‘taki kadın düşmanlığını yorumlayan din âlimlerinden (Justinus Martyr, Athenagoras, Tatian, Minicius Felix, Tertullian, Irenäus) verilen örneklerle zenginleştirilen içeriği pratik bilgilerle donatılması yönüyle cadı avcılığını doruk noktasına taşımıştır.

Kadının zayıf yaradılışından dolayı şeytana daha kolay kandığı, şehvetli olduğu vurgulanarak, kadının eksik ve günahkâr olduğu sonucuna varılmıştır. Temel kural ise “Haeresis est maxima, opers maleficarum non credere”, yani cadılığın varlığını inkâr etmenin en büyük zındıklık olduğudur. Bu noktada inkâr etmek kendi suçunu kabul etmek anlamına gelmekteydi. Sorguda cadıların varlığını kabul etmek cadı olmak, inkâr etmek ise yalan söylemek anlamına geliyordu. Yani sorgulamaya tabi tutulan kişi her halükarda cadılık ile suçlanarak mahkûm oluyordu.

Birçok rahip elinde “Maleus Maleficarum” ile bölge bölge dolaşıp bu “kutsal” görevi yerine getirmeye çalışmıştır. Bu canilik 1484-89 yılları arasında başlamış ve o dönemde 48 cadının yakıldığı kayıtlara geçmiştir.

Erkeklerin, özellikle din adamlarının hayal gücünün “düşman” yaratırken hedef olarak kadını seçmesi, bu seçimi “bilimsel” veriler ile desteklemeleri, bu konuda kitaplar yazmaları, bu kitapları daha sonra başvuru kitaplarına dönüştürmeleri yaşanan bu olayları meşrulaştırmıştır. Bu kitaplar yazılırken özellikle İncil ve Tevrat’taki kadın düşmanlığı ve sihir/büyü diye yorumlanan bölümleri öne çıkarılmıştır.

Cadı avı çağı olarak tanımlanan 1430-1780 yılları arasında Katolik Kilisesinin cadılık/büyücülükle mücadelesinin en önemli örneği, “Canon Episkopi”dir. Cadıların gece uçuşlarına ve hayvana dönüştüklerine ilişkin en eski düzenleme olan bu kitap, 4. yüzyılda alınmış olan kararların 11. yüzyılda gözden geçirilmişve derlenmişhalidir. İçinde “Kadınlar itikat fakiri oldukları için bu türden hurafelere hemen inanmakta ve şeytanın kurduğu tuzaklara kolayca düşmektedirler. Cezalandırılmalıdırlar” gibi maddeler yer almaktadır

Chauser’in eserlerindeki kötü kadın imajı, halkın arasındaki genel kanı ile birleşerek güçlenmiştir.

Batıl inançların etkisiyle kadın düşmanlığı, cadı avcılığıyla doruk noktasına ulaşmıştır.

İçinde “çok kadının olduğu yerde çok cadı olur” gibi sözler geçer. Benzer bir söz de Protestanlığın kurucusu Luther’e aittir: “Cadılar şeytanın metresleridir.”

 

CADILIKLA SUÇLAMANIN SAÇMA SAPAN GEREKÇELERİ

Cadı avcılarının ve mahkeme üyelerinin aynı bölgeden ve büyük olasılıkla birbirlerini tanıyan insanlardan oluşması dikkat çekicidir. Hedef olabilecek kadınları tanıdıkları ve gözlemlemiş oldukları tahmin edilebilir. Hiçbir gerçekliğe uymayan verilerle hareket edilmiştir. Kadınların Pazar ayininde fazla içten dua etmesi (fazla günah işlediği varsayımından hareketle), gündüzleri uyuklaması (geceleri şeytan ile ayin yapması nedeniyle), gece uyuyamaması, yara bere içinde olması, fazla güzel olması (karşılık vermediği erkeğin “güzelliği ile beni büyüledi” demesine neden olacağından) ve fazla çirkin olması cadılık alametleridir. Tüm bu gerekçeler kadınların şeytan ile birlikteliğinin ispatı olarak görülmüştür.

Kadınlar uğursuzluğun kaynağı, ters giden olaylara sebep, mevsimsel felaketleri tetikleyen, sebepsiz hayvan ölümleri getiren kişi olarak görülür ve cadı olarak damgalanırlardı. Mevsimsel felaketlerle birlikte gelişen kıtlık ve buna paralel olarak ortaya çıkan açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalınması cadı avcılığının en hararetli dönemlerine rastlar, ne zaman felaketler için günah keçisi aransa kadınlar yakılırdı.

Kadınların suçlanmasını sağlayan standart bir ölçüt yoktu. İlk başlarda ebeler ve şifacı kadınlar büyü yaptıkları iddiasıyla hedef olarak seçilmişlerdir, ilerleyen safhalarda ise bu ayrım ortadan kalkmıştır. Soylu, rahibe, şehirli olan kadınların da suçlanabilmesi, korkunun halk arasında daha da yayılmasına neden olmuştur. Açıkça ifade etmek gerekirse her kadın her an tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıyadır, çünkü tutuklanma için tek bir kişinin ihbarı yeterlidir. Cadı avcılığının en hararetli döneminde ise erkekler ve çocuklar dahi büyü yapmakla suçlanmış, onlar da öldürülmüşlerdir. Özellikle cadılık ile suçlanan kadınların mal varlığının 2/3’sinin feodal hükümdara kalması, geri kalan 1/3’inin ise sorgulayan hâkim, cellât ve ihbar eden kişiler arasında paylaştırılması ve onun sonucu olarak yoksulluğun en fazla yaşandığı dönemlerde bile bu kişilerin giderek zenginleşmesi dikkat çekicidir. Bu durumda maddî menfaat elde etmek için suçlamaların, sorgulamaların ve ölümlerin arttığını söylemek yerinde bir kanıt olacaktır.

Suçlamalar “Cadılık yoluyla birinin malına zarar vermek ” ya da “doğal felaketlere neden olarak kıtlık yaratmak ” gibi maddelere dayandırılmaktaydı.

 

CADI DİYE SUÇLANAN İNSANLARA UYGULANAN CEZALAR

Yargılama tamamlanıp infaza geçiliyordu. Çoğu zaman ateşte canlı olarak yakılmalarına hükmediliyordu, fakat özel bir merhamet niyetinin göstergesi olarak yakılmadan boğulmaları ya da kafalarının kesilmeleri gibi uygulamalar da vardı. Engizisyon mahkemelerinin ceza hiyerarşisi açısından en ağır cezanın diri diri yakılma, daha sonra ise suda boğma, diri diri gömülme geliyordu. Diğer işkence yöntemi ise ayaklara uygulanan darbeler ve parmakların çekiç ile ezilmesiydi.

İşkence sırasında özellikle kadınlara uygulanan işkencelerin cinsel içerikli olması dikkat çekmektedir. Kerpeten, pense ya da göğüs pençesi gibi aletler kullanılır, göğüs uçları kesilir, ağız, rahim veya rektum armudu olarak isimlendirilen bir alet yapılan işkencenin türüne göre vücudun gerekli yerlerine uygulanırdı. Katolik Kilisesi’nin uygulamalarına karşı gelen vaizlerin ağızlarının içine yerleştirilen bu alet sonuna kadar açılarak ağzın içini parçalardı, aynı uygulama eşcinsellerde rektuma, kadınlarda ise rahimde uygulanırdı. Bir diğer işkence yöntemi ise kurbana huni yardımıyla su içirilmesiydi, kurbanın burnunun bu esnada kapatılması boğulma korkusunun yanı sıra fazla su içilmesine de neden oluyordu. İçilen fazla su yüzünden gerilen vücuda vurulan darbeler hem daha fazla acıya neden oluyor hem de su vücuttan atıldıktan sonra iz bırakmıyordu

Rebecca Lemp “cadı” olarak suçlanmıştır; tutuklanır, iki defa çeşitli işkencelere maruz kalır ve bunun sonucunda cadı olduğunu itiraf eder, işkenceden sonra itirafını geri alır (işkence sırasında yapılan itiraf geçerli sayılmıyordu), yeniden işkence görüp üçüncü kez maruz kaldığı işkence sürecine dayanamaz ve itirafını geri almayıp cadı olarak ölüme mahkûm edilir. Bu noktada kadınların işkence sırasında yaptıkları itiraflarını geri almalarının sebebinin açık olduğuna dikkat edilmelidir; kadınlar dünyevî hayatlarını çoktan kaybetmişlerdir, bu nedenle ebedî yaşamlarına günahkâr olarak gitmek istememektedirler.

Rebecca Lemp diğer sorgulanan kadınlar gibi işkence gördükten, itiraf ettikten ve yakılarak ölüme mahkûm edildikten sonra, bağırmasının duyulmaması için ağzı bağlanarak, şayet insaflı bir cellâtta denk gelmiş ise kafası kesildikten sonra yakılmıştırBöylece cehennem ateşini dünyada yaşayacağı ve cennete gideceği iddia edilir. Acı dolu satırlarında masum olduğunu yineleyen Rebecca artık acıya dayanamadığı için eşinden yardım dilenir, ona yardım etmesi ve bir ilaç ile bu ıstıraba son vermesi için haykırır.

Sorgulama dışında kadınlar zindan veya kulelerde hapsedilirdi. Sorgulama başlamadan önce tutuklu soyulur, tüm vücudu kıllardan temizlenir ve şeytanın işareti olan leke ve benler aranırdı.

Sorgulama üç bölümden oluşmaktaydı:

  1. İyi niyetli sorgulama: Hâkim tarafından yöneltilen ayrıntılı sorulardan oluşmaktaydı, özellikle şeytan ile birlikteliğin ve birleşmenin ayrıntıları isteniyordu.
  2. Sorgulama sonucunda hala itiraf edilmemişse, korku yaratmak amacıyla işkence aletleri gösteriliyordu.
  3. Ayrıntılı sorgulama: Suçluya itiraf etmesini sağlamak amacıyla işkencenin uygulanması (genel süre 1 saat, sonra ara verilmesi gibi). Sorgulama ve işkencenin yetersiz kaldığı zamanlarda cadı deneylerinin uygulanması devreye girmiştir. Fakat bazı bölgelerde bu deneyler uygulanmış, bazı bölgelerde ise yasaklanmıştır. Buna göre deneyler Su, Ateş, İğne, Gözyaşı ve Kantar deneyleri olarak şu şekilde sıralanabilir:

a) Su Deneyi: Sıcak veya soğuk su ile gerçekleştirilir. Kadından kaynayan sudan bir nesnenin alınması istenirdi. Yanma sonucunda oluşan yaralar çabuk iyileşirse, suçsuz sayılırdı. Soğuk su deneyinde ise kadın suya eli ayağı bağlı olarak atılır, su yüzeyine çıkarsa cadı olduğu ispat olmuş olurdu, sonra yakılarak infaz edilirdi. Boğulursa suçsuz bulunurdu.

b) Ateş Deneyi: Yanmakta olan bir nesneyi taşımak, ateş üzerinde yürümek gibi. Yanma sonuncunda oluşan yaralar çabuk iyileşirse masumiyet ispatlanmış olurdu.

c) İğne Deneyi: İğne ile suçlunun vücudundaki herhangi bir ben veya leke üzerine batırılıp kadının acı hissedip hissetmemesine bakılırdı. İnanca göre şeytan ile birlikteliğin göstergesi olan işaretler acı hissi taşımazdı.

d) Gözyaşı Deneyi: Cadıların gözyaşına sahip olmadıkları düşüncesi ile kadının ağlaması isteniyordu. Ağlayınca suçsuzluğu ispat edilmiş oluyordu.

e) Kantar Deneyi: Cadıların ruhlarını şeytana verdikleri için daha hafif oldukları ve böylece uçabildikleri inancı yaygındı. Kadın bir kantarın üstüne çıkarılıp karşı tarafa belirlenen ağırlık konurdu. Hafif gelirse cadı olduğuna, ağır gelirse kantarı büyülemiş olduğuna inanılırdı. Kadın ancak kantara konulan ağırlığa denk geldiğinde masum olduğuna kanaat getirilirdi.

Kanama testi deneyi. Bu teste cadıların, vücutlarında şeytanın dışarıdan bakıldığında görülmeyen- bir işareti taşıdıklarına inanılırdı ve bu işaretin bulunduğu yer acıya duyarsızdı yani delinmiş olsa da kanamazdı. Doğal olarak cadı kabul edilen kadına kan çıkmayan yer kalıncaya kadar iğne batırılırdı, bu süre sonra acıdan bağırmayan kadının kanı çekilir ve iğne batırılan yerden kan gelmez ve cadılığının ispatı bulunmuş olurdu.

 

CADI DİYE SUÇLANAN KİŞİLERİN TESPİTİ

İtiraf etmeden infaz edilememesi durumu, özellikle itiraf edilmesini sağlamayı gerektiriyordu. İtiraftan sonra mutlaka işbirliği yapılan diğer cadıların isimleri isteniyordu, bu yüzden öleceğini kesin olarak anlayan kişiler husumet içinde oldukları kişilerin isimlerini veriyorlardı, böylece isim listeleri uzuyordu.

 

CADI AVCILIĞINDA ÖNE ÇIKAN ÜLKELER

Almanya, cadı avında merkez bir ülke olarak bilinir;1550-1650 arası dönemde, cadı avına en fazla kurban veren ülke Almanya’dır. Polonya ikinci sırada, 18. yy başlarında, iklim ve coğrafi koşulların kötü gitmesi ve iki büyük veba salgınıyla bağlantılı olarak cadı avlarının yoğunlaştığı ülkedir. İspanya’da etkili bir engizisyon faaliyeti olmasına rağmen cadı avcılığı daha azdır, Portekiz ve İrlanda da ise cadıcılık yoktur. İsviçre’de Roman kantonlarında cadılık suçlamasıyla öldürülen kadınlar olduğu bilinmektedir. İskoçya, yoğun cadı avcılığı olaylarıyla kötü bir üne sahiptir.

17. yy sonlarında, Hıristiyan cadılığına doğru evrilen kadın düşmanlığının, Roma Katolik Kilisesince yaratılan sömürgecilikle, Orta-Kuzeybatı Avrupa’nın Protestan bölgelerine ve hatta Amerika kıtasına yayıldığı görülmektedir. Amerikan/Protestan toplumunun cadıcılığına bir örnek, birçok tiyatro eserine ve filme konu olmuşbir kadın kıyımı olan “Salem Cadıları” olayıdır.

 İngiltere’de cadıların idam edilmesi 1566 yılında yasallaşmıştır; bu konudaki ilk uygulama, Chelmasford’da Agnes Waterhouse’un ve kızının idamıdır. Kayıtlar, 1585’de, Roma İmparatorluğu’nun Kara Kapılı (Porta Nigra) kenti Trier’de çok sayıda kadının cadılık suçlamasıyla yakıldığını, iki köyde sadece iki kadının sağ kaldığını belirtiyor. Başka bir kayıt, Batı Almanya’da şiddetli fırtınalardan sorumlu tutulup yakılan altmışüç kadına aittir.

CADI AVINA MUHALİFLER

Cadı avcılığına rahiplerin ve ruhban sınıfının tamamından destek çıkmamıştır, aralarında buna karşı gelen ve direnenler olmuştur. Bu direnişi kendi hayatları pahasına devam ettirmişler, yayımladıkları eserlerle de muhalif cepheyi oluşturmuşlardır. Muhalif isimlerden bazıları Balthasar Bekker (1634-1698), Johan Weyer (1515/16-1588), Christian Thomasius(1655-1728) dur.

Balthasar Bekker “De Betoverte Weereld”(1690) adlı kitabında cadı inancını yok etmeye yönelik savaşın ilk adımını atar. Doğaüstü sihirli güçlerin etki ve varlığını rasyonel ve bilimsel bilgiler ışığında reddeder. Sihir ve büyüye olan inanç hilekârlıktır ve şeytan yardımlı yetenekler insanların kötülüğünden gelmektedir. Bir diğer muhalif isim ise Johann Weyer’ dir. De Praestigiis Daemonum (1563) ve De Lamiis (1582) adlı kitaplarında kendisini cadı olarak ihbar eden kadının cahil ve zavallı olduğunu, ona zulüm edilmemesi gerektiğini yazar. Argümanlarını kendi tıbbı bilgilerinden yola çıkarak sunar, maleficia’nın doğal nedenleri olabileceğini, şeytan ile birlikte olduğu iddia edilen kadınların rahimlerinin rahatsızlanması sonuncunda  melancholiaya yakalanmış olduklarını savunur. Roma hukukuna göre cadılar şeytan ile anlaşma yapamazlar, dolayısıyla böyle bir suç olamaz. Weyer, cadılığın zihni karışmış bir kadının fiziksel olamayacak bir birleşmeyi mümkün sayması olduğu görüşü üzerinde titizlikle durur.

Bu muhalif isimlerin en ünlüsü Friedrich von Spee’ dir. Spee “Cautio criminalis” adlı eserini anonim olarak yayımlar ve eserinde kendi gözlemlerine dayanarak elde ettiği bilgiler doğrultusunda kadınları cadı yapan olayın işkence olduğunun altını çizer. Uzun yıllar yakılma yerlerinde refakat ettiği kadınların acizliğini vurgulayarak, arkadaşı Phillip von Schönbronn’nun (Mainz hükümdarı) cadı yakılmalarını yasaklamasını sağlar. Çelişkili bilgilerin varlığını, mantık dışı verilerin delil sayılmasını ve yapılan haksızlıkları vurgulayarak bu mahkemelerinin beraberinde geçersizliğini kanıtlamaya çalışır.

Cadı avcılığının sivil olarak yasaklanması, ilk olarak 19. yy başlarında Prusya’da gerçekleşmiştir.

Nihayetinde işkence altında yapılan itirafların geçerli olamayacağı Aydınlanma’nın etkisiyle temel insan hak ve özgürlükleri ve mantık vurgusuyla kabul edilir. Cadı avı, bu bağlamdaki kadın düşmanlığı ve katliamı ruhban sınıfı tarafından başlatılmıştır; yine onlar tarafından sonlandırılmıştır.

 

SONUÇ

Cadı avıyla ilgili küçük bir araştırmayla önümüze bunlar çıkmaktadır. Kuşkusuz bu konuda daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

Bütün bir insansoyuna savaş açan; onu kadınlardan, çocuklardan, yaşlılardan, güçsüzlerden, yoksullardan ve çaresizlerden başlayarak ağır ağır, adım adım yok etmeye çalışanlar; elbette şeytanlar ve onların takipçileridir; hak karşıtı firavunlar ve onların takipçileridir.

Şeytanlar ve firavunlar ise, egemen oldukları yerde, halklarına barış ve dostluk değil, kan ve gözyaşı, ölüm ve zulüm, korku ve ümitsizlik getirmişlerdir.

Kaynakça

Doç. Yücel Aksan, 1450-1750 Yılları Arasında Avrupa’da Cadılık, Tarih İncelemeleri Dergisi, XXVIII / 2, 2013, 355-368; Ege Üniversitesi, Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü

Doç. Suna Arslan Karaküçük, “Korkunun Kadınları”: Cadılar ve Cadıcılık (Sosyoloji Araştırmaları Dergisi / Journal of Sociological Research – 2010/2); Cumhuriyet Ünivesitesi

Haydar Akın, Ortaçağ Avrupası’nda Cadılar ve Cadı Avı, Dost Kitabevi, Ankara

Özlem Genç, Ortaçağ Avrupa’sında Kadın, Lotus Kitabevi, İstanbul

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir