Öfke Yönetimi ve Kontrolü

ADANMIŞ İNSANIN BİLİNCİ VE DUYGUSU – ÖFKE NORMAL BİR DUYGU MUDUR?

BEYNİN (PREFRONTAL LOB) DENETİMİ OLMADAN DUYGULARIN (AMİGDALA) KONTROLÜNE GİRMEK, KİŞİYE ESARET HAYATI YAŞATIR

İnsan sever ve öfkelenir; insani duygudur bunlar. Nelere, neden ve hangi frekansta öfkelendiğimiz bizim kişiliğimizi ortaya koyar. Doğadaki diğer canlılardan farklı tepkilerimiz bizi onlardan ayırt eden önemli bir gösterge olmalıdır. Duyarlılığın ve tepkilerin kendimizle ilgili konularda yüksek olması, başkalarıyla ilgili konularda zayıf olması, ahlaki olgunluktan uzaklığın önemli bir belirtisidir.

Sorunlar ve sıkıntılar karşısında salt mantıki açıklamalar duygularla desteklenmeyince inandırıcı olmamaktadır. İnsanın gözünü açan, onun gözüne ışık ve ışıltı getiren şey, hayatını üstün bir amaca adamasıdır. Kendini bir amaca adamış insanın sevgisi, umudu, öfkesi, inancı ve mücadelesi oldukça anlamlı ve çok değerlidir. Irk, renk, millet, cinsiyet, kültür ayrımı yapmadan savunduğu değerlerin arkasında durur; bilinciyle ve duygularıyla bunlara sahip çıkar.

 Amigdala’sız (duygusal tepkiler ve duygusal hafıza olmadan) sağlıklı yaşayamayız. Ancak şunu da bilmeliyiz ki amigdala’nın kontrolüne girersek sağlıklı iletişim kuramayız; iletişim çatışmalarına ve kazalarına neden oluruz. Doğrusu amigdala’yı devre dışı bırakmamalıyız. Amigdala (duygusal alan), beynin (prefrontal lobun: Beynin bilinçli düşünme ve seçim yapma, sorumlu ve vicdanlı davranma, mantıklı kararlar alma ve denetleme işiyle ilgili bölüm) denetiminde uyumlu ve barış içinde yaşamalıdır. Amigdalasız bir yaşam duygusal körlüğü ve ruhsuzluğu, frontal lobsuz yaşam ise zihinsel körlüğü ve basiretsizliği getirmektedir. Fevri davranışların arka planında yine amigdala vardır.

Esasında öfke, insani ve gerekli bir duygudur; yeter ki o, doğru yerde ve doğru amaçla ve ölçülü kullanılsın. İnsanı insan yapan en önemli özellik, onun kötülüklere karşı tepki duymasıdır. İslam’a girişin ana ilkesi olan şehadet cümlesi, “L” ile başlar. “L”, kötülük üretenlere karşı duyulan tepki ve öfkenin dışa vurumudur. Erdemli davranışlara ve erdemli insanlara duyulan öfke ise, kişiyi uçurumun kenarına getirir. Yalana, iftiraya, haksızlığa, zulme karşı duyulan öfke, erdemli insan olmanın ilk basamağıdır.

“Bir yerde bir kötülük (zulüm) varsa, gücünüz yetiyorsa, fiili müdahalede bulunarak o kötülüğü durdurunuz. Buna gücünüz yetmiyorsa sözlü olarak tepkilerinizi ortaya koyarak bir kamuoyu oluşturunuz. Buna da gücünüz yetmiyorsa içinizden ona karşı nefret (öfke) duyarak insanlığınızı koruyunuz. İşte bu sonuncusu, inanç göstergesinin en alt düzeyidir.” (Hz Muhammed (a.s.) – 89 No’lu Hadis rivayetinden)

O yüzden diyebiliriz ki kötülüğe duyulan öfke, insanlığa atılan ilk adımdır.

Canlılarda beyin, işlevlerine göre genel olarak üç bölgeye ayrılıyor:

  • Omurilik ve onun bir parçası omurilik soğanı veya beyin sapı,
  • Limbik sistem ve onun bir parçası olan amigdala,
  • Korteks, frontal lob veya serebrum..

Omurilik, düşünmeden gerçekleşen ani refleksleri kontrol eder. Ayrıca beyin ile vücudun diğer organları arasında sinir iletimini gerçekleştirir. Bunlar düşünmeden, kendiliğinden gerçekleşir. Omurilik soğanı, istemdışı çalışan iç organların çalışmasını kontrol eder; solunum, boşaltım, sindirim, dolaşım gibi sistemlerin fonksiyonlarını yerine getirmesi omurilik soğanı sayesinde olur. Balıklarda omurilik soğanı, beyin sapı gelişmiştir. Diğer limbik sistem ve korteks, oldukça yetersizdir. 
Limbik sistem, temel duyguları, güdüleri ve hafıza işlemlerini düzenler. Bunun dışında vücut sıcaklığı, kan basıncı ve kan şekeri seviyelerinin ayarlanmasında rol oynar. Limbik sistem üç ayrı yapıdan oluşmaktadır: Hipokampüs, amigdala ve hipotalamus. Duygusal davranan kişi, amigdalanın kontrolüne girmiş demektir. Bazı hayvanlarda limbik sistem gelişmiştir; koku veya ses algılamaları daha güçlüdür.
İnsan beyninin en büyük bölümünü, diğer bir ifadeyle beynin üçte ikisini oluşturan Serebrum’un, korteksin görevi daha yüksek seviyeli bilişsel ve duygusal işlevleri yürütmektedir. Serebrum, yönlerine bağlı olarak dört loba ya da bölüme ayrılmıştır. Her lob her iki yarı kürede de simetrik olarak yer alır. Beyin kabuğu, tüm bilginin bütünleştirilmesi, yorumlanması ve değerlendirilmesi ile ilgilenir. Aynı zamanda ön lob (frontal lob) karmaşık muhakeme görevlerinden sorumludur.

İnsanı insan yapan en önemli unsur, akletme, yorumlama ve doğru muhakeme etmektir. Beyinde bu görevi korteks veya frontal lob yapar.

Allah, insandan duygularının esiri olmamasını, akıllı davranmasını istemiştir. Kontrolsüz davranışlar, büyük yıkımlara ve acı kayıplara yol açar. Husumet ve düşmanlıkları körükler. Bundan, hemen herkes zarar görür.

Aşağıdaki yazı, “Etkili İletişim Teknikleri” adlı kitaptan alıntıdır:

 

ÖFKE NORMAL BİR DUYGU MUDUR?

Öfke normal ve sağlıklı bir duygudur. Diğer bir deyişle, öfke en insani duygularımızdan birisidir. Öfkesi ve kızgınlığından ötürü insanın kendisini suçlu hissetmesi doğru değildir. Sağlıksız olan, öfkenin saldırganlığa dönüşmesidir.

Engellenmeler bir enerji doğurur. Bu enerji, yapıcıda kullanılabilir, yıkıcıda kullanılabilir. Sağlıklı bir biçimde dışlaştırılmış öfke amaca yöneliktir, çoğunlukla toplumsal olarak kabuledilebilir biçimdedir ve çok kere uzun vadede kişiye yarar getirmesi mümkündür. Öfkenin sağlıksız olarak dışlaştırılması ise saldırganlık ve şiddet biçimindedir ve en büyük zararı kişinin kendisine verir.

Öfke ne kadar açık ve doğrudan ortaya konursa, o kadar çocukça olduğu düşünülür. Çünkü çocuklar öfkelerini açık ve doğrudan ifade ederler. Bu sebeple öfkelerini yenemeyen, onları kontrol edemeyen ve olduğu gibi ortaya koyan kimselerin duygusal açıdan olgunlaşmadıkları kabul edilir. Bireylerarası iletişimde önemli olan kızgınlığımızı nasıl ifade ettiğimizdir.

Kızgınlığımızı daha doğru nasıl ifade edebilirizi anlatabilmek için “nasıl kızarız?” sorusuna açıklık getirmek yerinde olacaktır.

Bunu açıklayabilmek için bir örnek vermek faydalı olacaktır. Babasının elinden tutmuş, diğer elinde oyuncak arabası olan ve yolda yürüyen 5 yaşındaki çocuğu düşünelim. Çocuk birden babasına “baba, bana gerçek bir araba alır mısın?” demiş olsun. Çocuğun bu cümlesinin de babasını gerçekten kızdırmış olduğunu varsayalım. Çocuğun bu cümlesi babanın kulağından girip beyne ulaştığında, babanın beyinde 2 ayrı düşünce oluşur. Bunlardan birisi “sana bir çakarsam, görürsün gerçek arabayı, bacak kadar boyuyla istediği şeye bak” ve diğeri de “saçmalama o daha küçük bir çocuk” düşünceleridir. Babanın beyninde bu iki ayrı düşüncenin oluşmasına sebep olan 2 ayrıyer vardır. Bunlardan birincisinin adı amigdaladır.

Amigdala bizim kızmamıza sebep olan yerdir. Amigdala babanın beyninde “sana bir çakarsam, görürsün gerçek arabayı, bacak kadar boyuyla istediği şeye bak” düşüncesini oluşturan ve belki de yaptıran yerdir. Eğer böyle kızıyorsanız, sizi amigdalanız yönetiyor demektir. Beyinde bademe benzer bir çekirdek olan amigdala, duyguların merkezidir.  Kızgınlık, korku gibi duygular burada oluşur. Babanın amigdalası o tür bir kızgınlık cümlesi oluşturabilir ve baba bu düşüncesini doğrudan ağzından çıkarıp çocuğa söyleyebilir. Bu da çocuğun babasının cevabından rahatsız olması, savunmaya geçmesi ve belki de karşılık vermesine sebep olacaktır.

AMİGDALA NEDİR?

Ama beyinde, amigdalanın yanında bir başka yer daha vardır. Oranın adı ise prefrontal lobdur. Yukarıdaki örnekte, babanın beyninde “saçmalama o daha küçük bir çocuk” cümlesini oluşturan yer prefrontal lobdur. Bu lob, bir süzgeç niteliğindedir. Prefrontal lob, bilgilerin toplandığı, süzgeçten geçirildiği ve ne yapılacağına karar verildiği bölgedir. Prefrontal lob, duyguların kaynağı olan amigdalayı zihinsel bir yapıya oturtur (www.enoctaacademi.com). Dolayısıyla bireylerarası iletişimde içimizde oluşan duygunun karşımızdaki kişiye doğru aktarılması noktasında amigdalanın bizi esir almasına izin vermememiz gerekmektedir. Aksine amigdala ile prefrontal lobu beraber barışık yaşatabilmeyi başarmak gerekmektedir. İletişim kurarken sadece amigdalaya bağlı kalarak mesajlarımızı göndermemiz, pişman olacağımız davranışlarda bulunmamıza yol açabilir. Amigdalamızı kontrol altına alamazsak, duygularımızla hareket ederiz ve bu şekilde ifade edilen kızgınlık da yıkıcı olur. Halbuki iletişim sağlıklı bir biçimde gerçekleştirildiğinde amacına ulaşır. Kızmaya her zaman hakkımız var, çünkü kızgınlık sevmek gibi, korkmak gibi, nefret etmek gibi en insani duygularımızdan birisidir. Ama önemli olan, kızgınlık anında amigdalanın değil, prefrontal lobun öncülüğünde ve etkisinde hareket edebilmeyi başarmaktır. Ancak bu şekilde bir yaklaşımla kızgınlığımızı kontrol edebilir, onu sağlıklı bir biçimde dışa vurabiliriz. Son yaptığımız açıklamaları ifade eden güzel bir söz vardır; “konuşmak bebek gibidir, ona gebe kalması çok kolay, onu başarılı ve sağlıklı bir biçimde doğurması çok zordur” sözü insan ilişkilerinde sürekli hatırlanması gereken etkili bir sözdür. Amigdala bizim konuşmaya anında gebe kalmamızı sağlayan yerdir. Amigdalada oluşan düşüncemizi doğrudan ağzımızdan çıkardığımızda kırıcı olma ihtimalimiz çok yüksektir. Ama amigdalada oluşan düşünceyi bir süzgeç niteliğinde olan prefrontal lobtan geçirerek ifade edersek ilişkilerimizde yapıcı olmayı başarmış, sağlıklı bir iletişim kurmuş oluruz.

AMİGDALAMIZI ALDIRSAK, HAYAT DAHA MI MUTLU VE HUZURLU YAŞANIR?

 

“BEN” MESAJI, “SEN” MESAJI

Bireylerarası iletişimde kızgınlıkla başa çıkmak doğru ifade ile alakalı bir durumdur. Bizler insan ilişkilerimizde kızdığımızda ya kızgınlığımızı bastırırız ya da dışa vururuz. Öncelikle şunu ifade etmekte çok büyük bir fayda var ki, o da iletişimde kızgınlığı bastırmak hiç doğru bir şey değildir.

 

Kızgınlığımızı dışa vurmamız ama bunu da sağlıklı bir biçimde dışa vurmamız gerekmektedir. Kızgınlığımızı o an doğru ifade edemeyeceğimizi düşünüyorsak, belli bir süre bekleyip sonra karşımızdaki kişiye ifade etmek olabilecek bir şeydir. Ama kızgınlığı bastırmaktan kastımız, bir süreliğine değil, kızgınlığımızın nedenini karşımızdaki kişiye hiç ifade etmemek, hiçbir zaman konuşmamaktır. Bu anlamda bastırmak hiç iyi bir şey değildir. Çünkü kızgınlığımızı bastırdığımızda bazı psikosomatik problemler (yüksek tansiyon, başağrısı, mide ağrısı, ritim bozuklukları, depresyon gibi) yaşamaya başlarız.

KIZGINLIĞIMIZI DIŞA VURMADA, SUSMAK NEDEN İYİ BİR YÖNTEM DEĞİLDİR?

Buradan hareketle kızgınlığımızı ifade etmemiz ama bunu da sağlıklı bir biçimde ifade etmemiz gerekmektedir. Öncelikle şu sorunun cevabını düşünmekte yarar vardır: “Biz neden kızgınlığımızı ifade etme gereği duyarız?” Bizler, karşımızdaki kişi bir dahaki seferde benzer bir olayda bize aynı biçimde davranmasın diye kızgınlığımızı ifade etmek için iletişim kurarız. Diğer bir deyişle, kızgınlığımızı ifade etmemizin sebebi karşımızdaki kişiyi değiştirmek değildir. Aksine bizim duygumuzu ve beklentimizi görmesine yardımcı olmak için kızgınlığımızı ifade eder, iletişim kurarız. Dolayısıyla, kimsenin kimseyi değiştiremeyeceği gerçeğinden hareketle, karşımızdaki kişiye yönelik ifade biçimimizi değiştirerek iletişim kurmak ve kızgınlığımızıifade etmek daha sağlıklıbir dışa vurumdur. Bunun yolu da “Ben Dili”ni kullanarak iletişim kurmaktan geçer.

“Ben Dili”ni anlatmaya başlamadan önce sağlıksız dışa vurum yöntemlerinden bahsetmek yerinde olacaktır.

KIZGINLIĞIMIZI İFADE EDERKEN KULLANDIĞIMIZ BAZI SAĞLIKSIZ DIŞA VURMA YÖNTEMLERİNDEN BAZILARI ŞUNLARDIR:

  • SUÇLU HİSSETTİRMEK: İmalı yollarla karşımızdaki kişiye bizi neden mutsuz ettiğini ya da kızdırdığını suçlu hissettirerek anlatmaya çalışırız.
  • AKIL OKUMAK: Karşımızdakinin “aslında ne demek istediğini” bildiğimizi zanneder, bunu ona öğretmeye çalışırız.
  • TUZAK KURMAK: Karşımızdakini “açık konuşmaya” davet eder, o bunu yapınca da alınır ve bozuluruz.
  • KAÇINMAK: Konuşmaktan kaçmak için uyumak, başka şeylerle meşgul olmak gibi davranışlar gösteriririz.
  • İMA ETMEK: Karşımızdaki kişiye neden kızdığımızı imalı yollarla belli ederiz, ama neden kızdığımızı söylemeyiz.
  • ELEŞTİRMEK: Karşımızdakini hırpalamak amacıyla onun farklı davranışlarını eleştiririz.
  • ÖÇ ALMAK: Karşımızdaki kişiyi önemsediği bir şeyden mahrum bırakma (www.enoctaacademi.com)

Dolayısıyla, kızınca kızgınlığımızı doğru kişiye, doğru biçimde, doğru düzeyde, doğru zaman ve ortamda ve doğru nedenden dolayı ifade etmeyi başarmamız gerekmektedir. Bu anlamda bize yardımcı olacak iletişim dili ise “Ben Dili”dir.

AKIL OKUMA YÖNTEMİ NEDEN SAĞLIKSIZ BİR DIŞA VURUM YÖNTEMİDİR?

Thomas Gordon’a göre, karşımızdaki kişilerle sorun yaşadığımızda, dikkati karşımızdakinin yanlış olan davranışlarına çekmekle sorunu çözemeyiz. Bu aksine, kişilerin savunmaya geçmesine neden olur.

Böylece ortaya çıkan problemli durumla ilgili olarak kişiler, kendi payına düşen sorumluluğu almazlar ve soruna yönelik kendi katkısını doğru değerlendirmezler. İletişimde bunun yerine sorunun ne olduğu, sizin üzerinizde nasıl bir etkisi olduğu ve sonucunda nasıl bir durum ortaya çıktığı açıklanırsa, savunmaya geçme riski olmaksızın karşı tarafı işbirliğine çekmiş oluruz. Örneğin “sürekli sözümü kesiyorsun”, ya da “niye sözümü kesiyorsun”, demek yerine, “sen benim sözümü kestiğinde (sorun tanımlanıyor), kendimi önemsenmemiş hissediyorum (sorunun sizde uyandırdığı duygu) ve bütün anlatma hevesim kaçıyor (sonucun ne olduğu)”.

Görüldüğü gibi sorun yaşayan kişi, karşı tarafı suçlamadan, hangi davranışın onun üzerinde ne gibi etki yaptığı, onda hangi duyguyu uyandırdığını açıklamaktadır. Bu kişinin çatışma istemediği, işbirliğine hazır olduğu, dikkati duygulara çektiği, duygulara çekmekle, içini açtığı mesajlarını da vermektedir. Bu dostça, iyi niyetli ve güçlü bir ileti göndermek demektir. Bu “ben dili” tepkisi karşısında, sorunun nedeni olan kişinin de, güçlü bir uyarılma ile kendi davranışının karşı tarafı nasıl etkilediği konusunda iç görü kazanmasıve haliyle çözüme taraf olması beklenir. Ancak her zaman ben dili ile ilerlemek, zamanla bu iletilerin gücünün zayıflamasına yol açtığı gibi, gönderen kişinin de yakınmacı, mızmız bir kişi durumuna düşmesine neden olabilecektir (Gordon, 1996’dan aktaran Taylı, 2010, s. 279).

Biz öyle bir canlıyız ki, aynı duygu ve düşünceyi farklı şekillerde ifade etme becerisine sahibiz. Ama yeter ki isteyelim. Etkili iletişim kurup, kızgınlığımızı sağlıklı bir biçimde dışa vurmak istiyor, karşımızdaki kişiden davranış değişikliği bekliyorsak, duygu ve düşüncelerimizi doğru kelimeleri seçerek ifade edebiliriz (www.enoctaacademi.com). Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, kimse kimseyi değiştiremez, ama o kişiye karşı ifade biçimimizi değiştirebiliriz.

KIZGINLIK

Kızgınlık her canlının tehdit karşısında gösterdiği doğal bir tepkidir. Diğer tüm duygular gibi, kızgınlık da organizmada bazı fizyolojik değişikliklere yol açar; kalbin daha hızlı çarpmasına, kan basıncının yükselmesine, enerji veren hormonların salgılanmasına sebep olur. Kızgınlık, genellikle saldırgan duygu ve davranışlara yol açarak gerektiğinde savaşmamızı ve kendimizi savunmamızı sağlar (http://www.enoctaakademi.com/).
Kızgınlık kavramı da diğer büyün duygular gibi iletişim açısından olumsuz bir etki yaratır. Burada önemli olan duygu kontrolünü doğru bir şekilde sağlamak ve kızgınlığın bir iletişim engeli olmasının önüne geçmektir. Etkili bir iletişimi sağlayabilmenin en önemli yolu da duygu kontrolüdür.
Karşılaştığımız olumsuz olaylar, beklenmedik bir durum, hayal kırıklığı gibi etmenler kızgınlığa sebep olur. Birçok noktada da bireyler kızgınlığı bastırmayı tercih ederler. Kızgınlığı bastırmanın doğru bir davranış olup olmaması da tartışmalı bir konudur.

Kızgınlık nedir?
Kızgınlığı bastırarak ya da sağlıksız yöntemlerle dışa vurarak, bizi kızdıran kişiyi ya da durumu değiştirmemiz mümkün değildir. Bu yöntemler ancak ilişkiyi zedeler, kızgınlığın bize ve çevremize olan yıkıcı ve yıpratıcı etkisini artırır. Kızgınlığı kontrol ederek, bizi kızdıran kişiyi ya da durumu değiştirebilir, iletişimi daha sağlıklı hale getirebiliriz (http://www.enoctaakademi.com/).

Kızgınlığın neden ya da kimden kaynaklandığını irdeleyerek, doğru zamanda ve mekânda doğru kişiyle bu duygumuzu paylaşarak kızgınlığın üstesinden gelebiliriz. Bu duygumuzu doğru tanımladığımız ve uyguladığımız takdirde, karşı bireyle olan ilişkimiz zedelenmez ve iletişim engeline takılmadan etkin bir şekilde iletişimi sağlayabiliriz.

Hakkımız olanı alamadığımız ya da önem verdiğimiz bir insan beklentilerimiz doğrultusunda davranmadığında yaşanan duygu kızgınlıktır. Böyle bir duygunun salt o olaya ilişkin olarak yaşanması insan doğasının gereğidir. Ancak, bu gibi olaylar ‘’yaşam boyu insanlar zaten hep beni engelledi!’’ ya da ‘’insanlar zaten bencildir!’’ biçiminde yaşanıyorsa o zaman durum farklıdır ve bu tür genellemelerin gerisinde kişinin geçmişinden getire geldiği kızgınlıkların birikimi bulunur. İnsanlar vardır araba sürerken kırmızı trafik ışığıyla karşılaştıklarında ya da fazla kalabalık bir caddede yürürken de kızarlar. Bu gibi duygular zaten öfkeli bir insanın öfkesine gerekçe araması sonucu yaşanır.

Çocukluk yaşantılarında özerk bir varlık olmaktan engellenen kişiler bu durumun yarattığı düşmanca eğilimleri çeşitli tepki biçimleriyle yaşarlar. Kimi insan daha önce ayrıntılarıyla açıklandığı gibi sevgiyi yitirme kaygısıyla kızgınlıklarını sürekli bilinçaltına itme alışkanlığı geliştirir, ama bundan ötürü insanlarla birlikteyken nedenini bilmediği bir tedirginlik yaşar. Düşmanca duyguların bilinçaltında yoğunlaştığı bazı durumlarda ise kişi, bu duyguları denetim altında bulundurabilmek için tam karşıtı tutumlar geliştirerek insanlara karşı aşırı sevecen davranışlar geliştirir. Aslında bu mekanizme bilinç dışında geliştirildiğinden, kendisi de insanları gerçekten sevdiğine inanır. Gerçek benliğine o denli yabancılaşmıştır. Eğer bir insan, abartılmış bazı davranışlar gösteriyorsa gerçekte o davranışın tam karşıtı duygular yaşamakta olduğunu da düşünmek gerekir.
Bir insan diğer insanları nedenli çok sevdiğinden sürekli söz ediyorsa, bunu neden ilan etme gereğini duyduğu sorusu da akla gelir. Çünkü insanları gerçekten seven biri, bunu sürekli dile getirme gereği duymaz, sevgisini yaşantıya çevirir.

İnsan kızgın olduğu için diğer insanlardan korkar, insanlardan korktuğu için de onlara kızar. Kızgın insan, ‘’Nasıl olsa beni engelleyecekler ya da reddedecekler!’’ beklentisi içinde öyle davranışlarda bulunur ki, çoğu kez gerçekten de engellenir. Bu kez, ‘’İstenmediğimi zaten biliyordum!’’ biçiminde yaşanan bu duygu kızgınlığı daha da pekiştirir ve böylece bir kısır döngü oluşur. Düşmanca duygular taşıyan bir insan, bilinçli düzeyde insanlar tarafından kabul edilmeyi isterken, bilinçaltında bunun gerçekleşmemesini ister. İlk bakışta bu çelişki yadırganabilir. Ama düşmanca duygular taşıyan bir insan gerçekten kabul edildiğini fark ettiğinde,   ’İstenmediğimi zaten biliyordum!’’ senaryosu da geçerliliğini yitirdiğinden, düşmanca duygularıyla yüzleşmek zorunda kalır ve bu kez suçluluk duyguları yaşar. Bunu yaşamamak içinde kabul edildiği duyguları bozmaya ve kendi senaryosunu gerçekleştirmeye çalışır. Bu mekanizma bilinçdışında işlendiğinden, ortaya çıkan durumları aslında kendisinin yarattığını fark edemez.
Kıyasıya dövüşmekte olan iki kişi, çevredekilerin araya girmesiyle birbirinden ayrıldığında, bazen bu kişilerden birinin engellenen kızgınlığını kendi üzerine yönelterek başını ya da göğsünü yumrukladığı görülür. Kızgınlığın dıştaki insanlara yöneltilmediği bazı durumlarda, dıştaki insanlar kişinin kendi benliğine mal edilir ve duygular dışa vurulacağı yerde, insanın kendi üzerine çevrilebilir. Dıştaki insanların kişinin benliğine alınması olgusu, onun aşırı bağımlılığını doğal bir sonucudur. Engellenmenin yarattığı kızgınlık, engelleyen kişiye yöneltilemediğinde küskünlük duygusuna dönüşür. Bazı intihar olgularında da benzer bir mekanizma işler. Sevgisini esirgeyen, engelleyen ya da terk eden kişiye kızgınlık öylesine yoğundur ki, bu onu yok etme isteğine dönüşür. Genellikle bilinçdışında yaşanan bu isteği gerçekleştirmek için, dolaylı bir yol seçilir; kişi öfke duyduğu insanı önce benliğine mal eder, sonra içindeki insanı yok etmek amacıyla kendi canına kıyar. Bazı durumlarda öfke duyulan, belirli bir kişi değil, kişinin çevresi ya da tüm insanlıktır. Dünyada umduğunu bulamadığı sonucuna ulaşan kişi, kendini ortadan kaldırmakla dünyayı cezalandırdığına inanır. Ancak belirtmek gerekir ki burada açıklanan mekanizma intihar olgusunun oldukça karmaşık yapısının yalnızca bir boyutunu oluşturur.
Kimi insan sürekli olarak diğer insanları “iğneleyerek” kızgınlık boşaltır. Bu, mizah, şaka, sitem, kinaye, vb. dolaylı yollarla olduğu gibi, bazen de doğrudan ve acıtmak istercesine söylenen sözlerle gerçekleştirilir. Böyle durumlarda kişi sık sık ama küçük oranlarda gerilim boşaltmakta olduğundan davranışlarının diğer insanlar üzerinde oluşturduğu etkiyi algılamayabilir. Hatta onlardan gelen karşıt tepkileri bazen şaşkınlıkla karşılar, bazen de kendisine yönelik düşmanca yönelik davranışlar olarak değerlendirir ve bu tür davranışlara kendisinin neden olduğunu göremez.
Kızgınlık durumları evrenseldir. Çünkü çoğu insan, bu huyların başkalarında da olduğunu gözlemlemiş ya da bu tür duyguların varlığının doğal olduğunu mantıksal olarak da kabul etmiş olsa, kendine ait duygularında suçluluğundan kurtulamadığı için başkalarına tanıdığı hakkı kendisine tanıyamaz. Özellikle, düşmanca eğilimleriyle yüzleşmemek için kurduğu savunma sistemi çok katı ise!

Dolayısıyla, bir insanın yaşamakta olduğu kısır döngülerden kurtulabilmesi için, belirli bazı çözüm önerileri de söz konusu olmaz. Çünkü her insan kendi benliğiyle yüzleşmeyi göze alabildiği ve değişmeyi istediği oranda değişebilir. Böyle bir değişim sürecini başlatabilmek için insanın davranış alanını daraltan katı savunma sistemlerini görebilmesi gerekir.

Neden Kızarız?
İnsanlar beklenmedik, istenmeyen durumlarla karşılaştıklarında Freud’un boşaltım sistemine benzettiği kızgınlık olgusu devreye girer. Kızgınlık aslında belli bir alt yapısı olan bir süreçtir. Neden kızarız? sorusunun cevabı çoğu zaman ‘hak etmediğimiz bir durumla karşılaşmaktır’ aslında kızgınlığın nedenleri çocukluk hatta bebeklik dönemine kadar uzanmaktadır. Çeşitli nedenlerle engellenen birey bir yerde boşalım sağlama ihtiyacı hisseder. Bunu kimi zaman hiç olmayacak bir yerde sergilerken; kimi zamanda aşırı bir boşalım şeklinde (fiziki müdahale) gösterebilir. Önemli olan ise bu defans sistemini en iyi şekilde konrtol etmektir.

Neden ve Nasıl Kızarız?
Kızgınlık içerisinde karmaşık hisler barındırmaktadır. Kızgınlık; sinirlenmemize, hiddetlenmemize, öfkelenmemize, engellenmiş ve hatta incinmiş hissetmemize neden olan farklı tepkilerden meydana gelmektedir. Kızgınlığa yönelik tepkilerimizi; vücudumuzla, davranışlarımızla ve düşünce süreçlerimizle veririz. Kızgın hissetmemize neden olan olaylar, tek başlarına duygusal bir değer taşımazlar; burada önemli olan nokta,  fizyolojik uyarımlar sebep olan bu olayları bizim değerlendirme biçimimizdir. Belli bir şekilde tepki vermemize sebep olan şey: bizi kışkırtan olaya bakış tarzımızdır. Kızgınlığa sebep olan olaylar, muhakkak olumsuz olmak zorunda değildir. Her birimizin hayatımızda karşılaştığımız çeşitli olaylara neden farklı tepkiler verdiğimizi açıklayan pek çok sebep mevcuttur.

Neden belli bir şekilde tepki verdiğimizi anlamak önemlidir, ancak daha önemlisi, tepkilerimizi (kızgınlığımızı) kontrol altına almaktır. Aşağıda, kızgınlık oluştuğunda ortaya çıkan tipik olaylar dizisi sıralanmıştır.
• Kızgınlık bir olay ya da kışkırtılma sonucu tetiklenir.
• Kızgınlık düşünceleri geliştirir.
• Bunu izleyen davranışlar, kızgınlık düşünceleri üzerine temellenir.
• Kızgınlık beslenir ve artar. Kızgınlık duygusu eğer kontrol edilemezse şiddetlenir ve yapıcı eylemlerle kontrol edilmesi giderek güçleşir.
• Kontrol altına alınamayan kızgınlık, uzun süren, şiddetli, acı verici ve tahrip edici bir dizi öfkeli düşünce ve eylemleri başlatır.
Gerçekte ise kızgınlığı devam ettiren kendi düşünce süreçlerimiz ve eylemlerimizdir; bir olay ya da birisinin söylediği veya yaptığı bir şey değildir. “Bu şekilde hissetmeme sebep oluyorsun” demek, kendi kendine yenilmektir. Eğer kendi hislerinizle ilgili olarak başkalarını suçlamaya devam ederseniz kendinizi, davranış biçiminizi değiştirme şansından mahrum bırakacaksınız demektir. Kızgınlığınızı kendinizin yarattığını kabul etmek kışkırtılma ile çok daha yapıcı bir şekilde başa çıkma olasılığını beraberinde getirecektir. Duygularınıza ilişkin tam sorumluluk üstlendiğinizde davranışlarınızı yeni ve önceden tahmin edilebilir bir şekle doğru yönlendirebilirsiniz. Böylelikle kızgınlığa ilişkin uyarımı ve davranışı, daha üretken eylemlere dönüştürmeyi başaracaksınız.
Bilişsel terapistler, olumsuz düşünmenin gerçekten de kızgın ve olumsuz hissetmemize neden olduğunu ileri süren teori üzerinde çalışmaktadırlar. Bizi kışkırtan olaylara daha olumlu ve gerçekçi bir bakış açısıyla yaklaşmayı başarabildiğimizde, kendimizi hayatımız üzerinde daha fazla kontrol sahibi ve mutlu hissedebiliriz.
Kızgınlık çoğunlukla, bir haksızlığa uğradığınıza inandığınızda, birisi kendi çıkarı için sizden faydalandığında ya da sizin için önemli bir şeyi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığınızda ortaya çıkmaktadır. Bu duygular, sağlıksız ve tahrip edici bir şekilde sürebilir.
Zihninizdeki bu durumdan kurtulmanın tek yolu, düşünceleriniz ve duygularınız arasındaki bağlantının farkına varmanızdır. Zaman zaman herkes bir şeylere kızabilir. Bazen birisinin şöyle dediğini duyarsınız: “Ben asla kızmam.” Bu kişilerin gerçekte söylediği, ya kızgınlık hislerini hiç fark edemiyor oldukları ya da kızgınlıklarını gizliyor olduklarıdır.
Kızgın olmak ille de hiddet göstermek anlamına gelmemektedir. Yaşadığımız kızgınlık çoğu kez şiddet öğesi içermez, hatta kontrolümüzün dışına bile çıkmaz. Kızgınlık; basit bir irkilme, sıkıntı hissi ya da günlük problemlere verdiğimiz tepki olarak kendini gösterebilir. Bununla birlikte, kızgınlığın ilişkilerimize ve sağlığımıza zarar verdiği hatırlanmalıdır.
Çoğunlukla insanların davranışlarını, nasıl davranılması ve nasıl davranılmaması gerektiğine ilişkin bireysel kurallarımız doğrultusunda yargılarız. Çok içimizde bir yerlerde, bizim kurallarımıza uymayanları “yanlış yapıyor” diye damgalarız. Ancak başkalarının yanlış yapıyor diye damgalarız. Ancak başkalarının yanlış yaptığına inandığımızda çok doğal olarak kızgınlık hissederiz. Çoğunlukla da, farklı değer ve ihtiyaçlara sahip  birine kendi değer ve ihtiyaçlarımızı empoze ederiz.
İnsanlar arasındaki kızgınlık çoğu zaman, her birinin zihinlerinde farklı bir manzaranın yer almasıdır. Kızgınlıkla baş etmede öğrenilmesi gereken önemli noktalardan biri de, ateş çıktığında bunu söndürebilmek için ne yapılması gerektiğidir. Kızgınlığı değerlendirmede ne denli doğru ve bilinçli davranabilirsek, durumu kontrol altına da almak o denli kolay hale gelecektir. Bunun yanında olumsuz düşünceler olumsuz davranışı doğurmaktadır (Luhn, 2004).

Peki bizler neden kızarız? Bizden ya da dışarıdan ve karşımızdaki kişinin tutumundan kaynaklanan durum ve olaylar kızgınlığa yol açar. Yapılan çalışmalar, insanoğlunun genel olarak 2 nedenden dolayı kızdığını ortaya koymakadır. Bunlar;
• Bize göre doğru, bize göre adil veya bize göre dürüst olmayan durumlarla karşılaştığımızda bizler kızarız. Diğer bir deyişle, ortadaki bir olay veya duruma bizim gibi bakmayan insanlarla karşılaştığımızda bizler onlara kızarız. Çünkü bir olay veya durumla ilgili olarak herkesin algısı ve değerlendirmesi farklıdır. Algımız ve değerlendirmelerimiz de farklı olduğuna göre, evde ya da işyerindeki karşımızdaki kişinin de bizim gibi algılamasını, düşünmesini ve davranmasını beklemek bizde kızgınlığın oluşmasına neden olur.
• Kızmamıza neden olan diğer bir unsur da beklentilerimizdir. Bizim özel hayatımızdaki ve iş hayatımızdaki kişilerden beklentilerimiz vardır. Bizler, bu beklentilerimiz karşılanmadığında ya da gerçekleşmediğinde kızarız. Bu sebeple, kendimizden ya da başkalarından beklediklerimizi gerçekçi temellere dayandırmalıyız. Öfke duygusuna en sık yol açan nedenlerden birisi hedefe yönelik davranışlarımızın engellenmesidir. Burada “hedefe yönelik” kavramı oldukça geniş kapsamlı olarak kullanılmakta; örneğin bitirmeyi amaçladığımız bir işi yarıda bırakmaya zorlanma kadar hakarete uğramada bir engelleme olarak görülmektedir. Normal olarak tüm insanlar olumlu bir kendilik değerine sahip olmayı ister ve amaçlarlar.
Kendilik değeri terimi bir bireyin kendi yetenek, yeterliliklerinin ve değerinin ne olduğu konusunda düşüncelerinin tümüne işaret etmek için kullanılmaktadır. Hakarete uğrama, geçici bir süre için de olsa kendilik değerimizi zedelemekte ve dolayısıyla olumlu sonuca ulaşmayı engellemektedir.
Çocuklarda öfke duygusu çoğu kez bağırma, kendini yerden yere atma, tekmeleme, itme vb. gibi saldırgan durumlara yol açar. Aşağı yukarı tüm toplumlarda toplumsallaşma süreci içinde, öfkenin kontrol edilmesi öğretildiğinden öfke duygusunun yetişkinlerde açtığı ortak bir tepkiden söz etmek güçtür. Bununla birlikte öfke duygusu yetişkinlerde daha sık saldırgan tepkilere yol açabilmektedir.
Yetişkinlerde saldırganlık, çocuklarda olduğu gibi her zaman doğrudan doğruya değil, çoğu kez dedikodu yapma, laf atma ve benzeri gibi dolaylı yollarla ifade edilir (Luhn, 2004).
İnsanları öfkelendiren sebepler engellenme, önemsenme, aşağılanma, keyfi bir tutumla karşılaşma ve saldırıya uğramaktır. İnsan’haz’yaşamaya dönük bir canlıdır. Bebek, hayata bütünüyle haz duygusunu yaşamaya yönelik başlar. İnsan haz duygusunun önüne çıkan düzenlemelerin başında eğitim ve terbiye gelir. Haz duygusunu engelleyecek her durum, olay veya kişi, insandaki öfke duygusunun en başta gelen sebebidir.
İnsanın neden öfkelendiği esas olarak aynı sebebe dayansa bile her dönemin kendine özgü engellemeleri vardır.  Çocukluk döneminde eğitim, terbiye ve çocuğun isteklerinin karşısına dikilen yasaklar onu öfkeye sürükler.  Ergenlik döneminde genç, iki temel istek arasında sıkışır. Bir taraftan ailesinden kopmak, bağımsız olmak isterken, diğer taraftan güvensizlik ve yetişkinlerin desteğine duyulan ihtiyaç, çatışma ve öfkeye sebep olur. (Etkili İletişim Teknikleri, 25-31, AÖF Yayınları, 1733)

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir