“Kul Hakkı”, Mülkiyeti Meşrulaştırma Aracı mı?

“Kul Hakkı”, Mülkiyeti Meşrulaştırma Aracı mı?

Cemaatlerin ya da tarikatların kapısından bir kere bile girmiş olanlar, bir şekilde kul hakkı ile alakalı bir anlatıma denk gelmişlerdir. Bu anlatılardaki En önemli vurgu da Kul hakkının günah kategorisinde şirkten hemen sonra gelmesidir.. Aslına bakıldığında birbiri ile çok ta ilintili olan şirk ve kul hakkı klasik anlatımlarda tamamen birbirinden bağımsız bir şekilde nitelendirilir. Ne tesadüftür ki kul hakkı üzerine ne zaman konuşsalar sembolik bir bahçe üzerinden iddialar meşrulaştırılır. Sahabe, veli ya da derviş bir,i bir bahçenin önünden geçer, sokağa taşan ağacın dalından bir elma, ya da erik vs. yer ve sonrasında da ya vicdan azabı çektiğinden kendini deşifre eder ya da yakalandığından ötürü mülkün sahibine diyet öder. Genelde de köle olup bahçe sahibinin istediği bir vakte kadar yanında çalışır. Bu hikayeler çeşitli versiyonlarıyla sürekli dinamik tutulur ve toplumun, güç-servet ile olan ilişkisinde durması gerektiği yeri betimler.

Kul hakkı genel olarak Birinin, bir diğerinin mal varlığını eksilterek kendi hanesine katma olarak görülür.

Mülkiyeti bir başkasına ait olan ağaçtan meyve koparan şahsın sosyal konumundan genelde bahsedilmez. Amaç mülkiyeti meşrulaştırıp, kurulu düzenin idamesini temin ettirmek. Zaten Müslümanlara muhafazakar denmesinin altında yatan da sürekli kurulu yapıyı korur mahiyetteki dinsel anlatımların toplumsal karşılığından ötürüdür.

Allah’ın vermiş olduğu rızkı, başkalarından esirgeyerek kendi tekeline alanların meşrulaştırılmaya çalışıldığı böylesi anlatımlar aslında şirkin tam da gereğini yerine getirmektedir. Genelde insanların aç ve mülksüz doğdukları hayat içerisinde, verdikleri mücadelelerle bazı kazanımlar elde ettikleri ve böylece verdikleri mücadele oranında da mülkiyetinde dereceler meydana geldiği söylenir. Aslında bu hem materyalist anlayışı hem de nasıl oluyorsa geleneksel dinsel anlatımların da ortak vurgusudur. Oysa Allah kendine ait olan mülkü, doğayı  yaratırken tüm canlılara eşit olarak dağıtmıştır :

Allahü teâlâ tarafından rızkı gönderilmeyen yeryüzünde bir canlı yoktur. (Hûd sûresi: 6)

Yukarıdaki ayetten de anlaşıldığı üzere, Kul hakkı sonradan elde edilmiş bir hak değil, doğuştan insana Allah tarafından bahşedilmiş bir haktır ve bu da Allah’ın sünnetullahıdır. İnsanoğlu bu hakkı alabilmek için kendi arasında kurduğu ilişkilerle eşit bir şekilde birbiri ile paylaşması gerekir. Emeğin kutsallığı da buradan gelmektedir. Allahın doğuştan insanlara verdiği rızkı temin etme aracıdır emek ve sünnetullaha erişmenin en doğru yoludur. İşte o rızkı birileri insanların genelinden saklayıp, kendi lehine biriktirdiği zaman da sünnetullaha aykırı hareket etmiş ve doğallığında da şirke girmiş bulunmaktadır.  Zaten Beled suresinin ilk ayetleri de bu inkara girenlerin pozisyonunu betimlemektedir :

Andolsun ki Biz insanı, meşakkat içinde yarattık. (İnsan) ona hiç kimsenin asla güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? O: “Pekçok mal tükettim.” der. Onu hiç kimsenin görmediğini mi sanıyor? Ona iki göz vermedik mi? Ve bir dil ve iki dudak…( beled 4-9)

Ayette de görüldüğü üzere Allah, doğumun meşakkatine gönderme de bulunuyor ve her insanı birbirine benzeyen özelliklerle donattığını betimliyor. Eşit bir şekilde fiziksel özellikler bahşediyor. Akıl, göz, dil(konuşma)yeteneklerini ikame ediyor. Ama insanoğlu doğumundan sonra kurduğu ilişkilerle bu eşitliği kendi bencilliği yönünde bozuyor, emeğinin dışında ürettiği gelir mekanizmalarıyla  yığınca mal biriktirip bununla  övünüyor ve toplum üzerinde hegemonya kurmaya çalışıyor.  Ekonomik imtiyazını geçeri kılmak için de statüko oluşturuyor. Bunu bazen savaşlarla güç göstergeleri yoluyla gerçekleştiriyor, bazen de toplumun kadim geleneklerini kendi çıkarına eklemleyerek sağlıyor. Ne zaman bir peygamber çıkıp ekonomik tekellerini dağıtın dese, o mülk sahipleri inkara yeltenmektense sözde Allah’ı yücelterek, din üzerinden konumlarını güçlendiriyor.

Ve onlara “Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden infâk edin (verin).” denildiği zaman kâfirler, âmenû olanlara: “Allah’ın dileseydi, doyuracağı kişiyi biz mi doyuracağız? Siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz.” dediler.(yasin 47)

Ayette de görüldüğü üzere mülk sahibi müşriklerden mallarından bir kısmı istenmiyor. İnfak edin deniyor. İnfak nefeka kökünden gelen bir terim ve semantik olarak ta yarığı doldurmak anlamına geliyor. Toplumsal açıdan bakarsak eğer sosyal yaşamda oluşan imkana erişme koşullarını eşitlemek…  Bir nevi fırsat eşitliğini sağlamaktır. Ama o müşrikler yukarıdaki hud suresini, sanki Allahın doğrudan insanları rızıklandırması olarak algılayıp kendi sorumluluğunu savıyor.  Bu kendini müstağni sanma, tek otorite kendi gücünü görme hali en açık ifade ile kalem suresinde ifade edilmektedir. Ne tesadüf ki geleneksel anlayışın mülkiyeti meşrulaştırma aracı, bahçe sahiplerinin akıbeti, kalem süresinde hiç te kendilerinin düşündüğü gibi değildir :

Ve (yoksulları) men etmeye güçleri yetecek (diye) sabah erkenden gittiler. Fakat onu (bostanın halini) görünce: “Muhakkak ki biz, gerçekten dalâlette olan kimseleriz.” dediler. (kalem 25-26)

Allah, bahçenin mülkünü kendi tekeline almak isteyen kardeşlerin beklentisini bu sure ile boşa çıkartıyor ve onların bütün ürünlerini helak ediyor. Ve bu sure peygamberin risaletinde kendisine anlatılan ilk kıssa.  Arabistan oligarşisini en yalın haliyle de resmeden bir kıssa. Burada istenen şey peygamberin o zaman ki sosyo-psikolojik yönü açısından da oldukça zor: ‘’Allah nasıl bahçe sahiplerinin tekellerini dağıttıysa sen de Arabistan oligarşisinin ekonomik tekellerini dağıt.’’ İşte ondandır ki, kıssa sonrasında, birçok bahsedilebilecek peygamber varken Yunus peygamberin hikayesinden bahsediliyor :

Artık Rabbinin hükmüne sabret. Ve balık sahibi (Yunus A.S) gibi olma. O, çok hüzünlü, gamlı olarak (Rabbine) nida etmişti.(kalem 48)

Yunus peygamber kendi döneminde güç merkezlerine karşı mücadelesini sürekli kılamamıştı. O yüzden otoriteden kaçarken meşhur yunus balığının için de bulan olay gerçekleşmişti. Allahın, peygamberi ilk çıkacağı yolda yunus aleyhisselamın yenilgi kıssasıyla uyarması manidardır. Çünkü mülk sahipleri, kendi hegemonyalarının dağılmaması için oldukça çetin bir karşılık vereceklerdir :

Ve inkâr edenler, zikri (Kur’ân’ı) işittikleri zaman gerçekten seni, neredeyse gözleri ile devirirler. Ve: “Muhakkak ki o, gerçekten mecnundur (delidir).” derler.(kalem 51)

İşte kul hakkı olarak bize aksettirilen ve müşriklerin mülk edinmelerini meşrulaştıran anlatımların aksine Kuran, tamamen ters bir istikamette rızkı, insanlar, hatta tüm canlılar arasında eşitleme yolunu bize öğütlemektedir. Farklı tarihsel kesitlerde ve toplumsal düzenekler içerisinde doğan insanoğlunun her bulunduğu şart ve dönemde bütün insanlığın rızkını gasbedenlere karşı mücadele etmesi gerekir. Allah’ın doğuştan insana verdiği rızık hakkını, olanlardan olmayanlara geçişken kılarak kul hakkının önüne geçmiş oluruz. Mülkün gerçek sahibi olan Allah toplumsal saha da rızkı herkes için yarattığını ifade ederek bize de şirke girmeyip, rızkı canlılar arasında eşitlememizi istiyor. Zaten bize ‘’sarp yokuş’’  olarak sunulan yol da bu değil midir ? (Sedat Doğan)

http://www.adilmedya.com/makale.php?id=1593

 

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir